ABARTILI KONUŞANLAR VAR BİLMEDEN, ÖĞRENMEDEN
*- DUYGU SÖMÜRÜSİ Mektup şöyle; “Benim adım Halil. 78 yaşındayım. Bir huzurevinde kalıyorum. Buraya kendi isteğimle gelmedim. Eşim vefat edince bir süre tek başıma yaşadım, sonra düştüm. Hastaneden çıkınca çocuklarım -Serkan ve Zeynep- kendi aralarında karar verdi. ‘Baba, burada senin için daha iyi olur’ dediler ve beni buraya getirdiler. İlk zamanlar gelirler sandım. Haftalar ay oldu, aylar bayramlara döndü. Sonra kimse gelmez oldu. Telefonum var ama çalmıyor. Ararsam açıyorlar; hep aceleleri var. Burada günler birbirine benziyor. Sabah kahvaltı, öğlen yemek, akşam televizyon… Konuştuğum herkesin ortak bir derdi var: evlat. Ben artık kapıya bakmıyorum…
*- KONU HEP PARAYA GELİYOR
Bilmedikleri bir şey var.
Hayatım boyunca biriktirdiğim bir para…
Kimseye söylemedim.
Bilerek sustum.
Şunu görmek istedim:
Para yokken de beni hatırlayacaklar mı?
Aylarca bekledim.
‘Hastayım’ dedim, ‘iyiyim’ dedim.
Tepkilerine baktım.
‘Geçmiş olsun baba!’ deyip kapattılar.
Gelmeyi hiç teklif etmediler.
Bir gün görevli geldi:
‘Halil amca, ziyaretçin var!.’
*- SONRA İYİLİK MELEKLERİ
Kimseyi beklemiyordum.
İçeri genç bir kadın girdi.
Elinde hediye yoktu.
Sadece gözleri doluydu.
Zeynep’ti.
Yanıma oturdu.
‘Baba, geç kaldım’ dedi.
İlk defa bahanesiz…
Saatlerce kaldı.
Ertesi gün yine geldi.
Sonra yine.
Para sormadı, miras sormadı.
Sadece elimi tuttu.
Serkan hiç gelmedi.
Aylar sonra kararımı verdim.
Noteri çağırdım.
Kimseye haber vermedim…”
Ne kadar heyecanlı değil mi?
Sonucu merak uyandırıyor!
Ama gönderinin altında şu not var:
“Hikâyenin Devamını okumak için…”
Ve diğer not:
Daha Azını Gör…”
Sonuç yufka yüreklilere, bizlere göre geliyor…
Aynen o zamanların Türk filmleri gibi…
*- BİR BAŞKASI…
‘Bu hikâye!’ ya da ‘Anlatım!’ için ne düşünüyorsunuz?’ sorusunu sıradan insanlara sorun bakalım, ne diyecekler?
Ama önce bir başka hikâyeden söz edeceğim, hem de ressam çizimli…
Bir evin kapısında iki kişi (Karı-koca) herhalde, karda – kışta gözü yaşlı kasketli bir adam, başı önde, elinde asker bavulu ile bir meçhule gidiyor…
Yazının başlığı da şöyle:
‘Oğlu ve gelini yaşlı bir babayı kendi evinden kapının önüne koydular.’
Bu babanın adı da Salih imiş…
Ankaralı imiş…
Duygu sömürüsünün en güzel eseri sayılacak yorumlardan sonra yazan güneşi gösteriyor;
‘Şefkatli bir el omuzuna dokunuyor… Bu komşunun kızı Zeynep’tir!’
‘Hadi kalk bizim eve gel!’ der…
Sonrası mı?
İlk hikâyede olduğu gibi; ‘Tıkla!’ deniyor, eğer arkasını merak ettiysen…
Bu ne demek?
‘Bize para lazım, senden yararlanmalıyız!’
Yani halkın tabiriyle uyanıklık…
Herkes bir şekilde yolunu buluyor…
Bu hep var, çok eskiden bu yana…
*- BOĞAZ GEMİLERİ
Hatırlatayım:
Yarım yüzyıl önceleri…
Yani 1980, 1970’ler öncesinde…
Örneğin İstanbul’da Boğaz vapurlarında, ya da Ege’nin kasabalarındaki pazarlarda…
Birileri ellerinde destan gibi yazılmış, cinayeti ya da aşkı, ne bileyim haftanın olayının şiirimsi anlatımını, bağrı yanık sesiyle, beş kuruşa satıyor…
‘Okuyacaksın ki, sonunu öğreneceksin!’
Bunların ‘esansçılar’ gibi özel isimleri vardı, ama bir anda çıkaramadım, sadece bir belge gibi yazının içine koymakla yetiniyorum.
Tıraş jileti satanlar da bir başka alem…
Hiç unutmuyorum;
Bir jilet satan seyyar ile bir İstanbul gazetemiz söyleşi yapmış, Pazar günü arka sayfasından büyükçe vermişti.
Adam, jilet satarak evlatlarını büyütmüş, okutmuş, iki ev bir araba sahibi falan olmuştu…
Demek ki ‘Bereketli’ bir işmiş…
Kaç kişi şimdiki zamanımızda ‘Olur!’ diyebilir?
Aklıma yine gelmişken, unutmayalım:
‘En güzel yalan, içine doğru karışmış yalandır!’
Tekrarlıyorum:
‘En büyük yalan içine doğru karışmış yalandır!...”
Bu da gerçeğin ta kendisidir…
İnanırız, inandırırlar, sonra da bunları bir toplulukta ballandıra ballandıra sanki yaşamışız gibi anlatırız…
Yani bir noktada iyi niyetleri suiistimal etmek!
Para kazanmanın bir değişik yolu…
Siteler bile kuruyorlar…
Şimdi de, önceden belirttiğim gibi ankete bir göz atalım;
*- BİR SALKIM ÜZÜM
Hüseyin Karasakal şöyle diyor:
“Baba oğluna bir bağı bağışlamış, oğlu babasına bir salkım üzümü çok görmüş!
Adam oğluna ‘sen adam olamazsın!’ dermiş, oğlu da ‘olacam baba!’
Ve nihayet delikanlı kaymakam olmuş, makama oturmuş, babasını jandarmayla getirtmiş, makama!
“Baba bak; ‘adam olamazsın!’ diyordun, ‘kaymakam oldum’ demiş…
Baba yine koymuş lafı;
‘Oğlum, ben sana ‘kaymakam olamazsın!’ demedim, ‘adam olamazsın!’ dedim…
Ve nasıl koymuş baba lafı?
Daha çok var da, yeri burası değil!...”
Bazı insanları hemen, anlatımından severiz, bazılarını ise tandıkça…
Ya da nefret ederiz veya kıskanırız…
Nayime Ermiş, ‘Evlat kapısı çok zor, çok o kadar zor ki evlerinde kalmak Allah hiç bir anne babayı evladına muhtaç etmesin inşallah…’ diyor.
Çok acı, Allah hiç kimseyi, evlatlarına muhtaç etmesin…”
Ayşe İpek konuyu iyice ciddiye almış;
“Sen hiç üzülme!
Yaşattıklarını yaşamadan ölmeyecekler!’ diyor.
Ruşen Şen şöyle diyor:
“İnşallah kendiler de aynısını yaşasınlar…”
Anketimiz sürüyor.
Gülşen Sevimli:
“Böyle evlatlara beş kuruş kimse vermesin, yazıklar olsun bu evlatlara!...”
*- HEP VAR
İyi niyet ve iyi düşünce hep vardır.
Birçok insanımız astrologlara inanıyor..
Astrologlar da öyle kesin konuşup, moral aşılıyorlar…
‘Olacak!’ diyorlar kesin sözlerle…
Tabi bunlara inananlar var…
Madalyonun bu kısmına bakalım;
“Lanet olsun böyle burç olur mu?” diyeni duydunuz mu?
Astrologlar, “Hayat size neler sunuyor?” diye güzel sözlü laflar ederler….
Ama şu bir gerçek, “Astrofizikçi’den daha önemlisi, ‘ebenizin etkisi, size yıldızların etkisinden daha fazladır…”
İnsan umutla yaşar, yaşlanır!”
“İyi düşünelim, iyi olsun!’ deriz, bu büyük yanlıştır…
Bir hedef tutup, plan- strateji içinde, eylem ile güzellik ve mutluluk yaşanır.
“İyi düşünelim, iyi olsun olmaz!”
Olumlu tutum içinde olmak, fırsatları aramak, kovalamaktır, önemli olan.
Hayat en çok iyileri kırar!
Herkes kendini ‘iyi olarak’, ‘sonsuz iyi’ görüyor, nedense…
İyilik nereye kadar?
Herkes kötü olabilir, ama iyi olmak zor!
Bu bakış açısında, perspektifte haklılık payı da belki vardır.
Kendimizi bir iki iyi niyetimiz, bir iki iyilik yapmakla test edemeyiz.
İnsanın en yi kanırdığı kişi kendisidir.
Kendisine haklı olarak görür her zaman…
Uzmanlar, bir öğretmen grubuyla çalışıp, test yaparlarken, konu ‘Adil olmak!’mış…
Hiç ama hiçbiri, yani bu öğretmenlerimizden biri bile, ‘Ben adil değilim!’ diye bir anlatım yapmamış…
Düşünelim,
Adil olmamak…
Öğretmen topluluğu…
Biri bile ‘Ben adil değilim!’ demiyor…
Yani hepsi adil…
Acaba bu konuda, projeyi yöneten Prof. Dr. Acar Baltaş ne düşünüyor?
İyimserler daha iyi yaşarlar…
*- LAY- LOY- LOM
Her alanda ilerlememiz için eğitim şart!
Tabii bunun için de önce okumak geliyor!
Sabahları bilgisayarımı açtığımda, sağ alt köşede bir kutucuk belirliyor…
Arka arkaya ‘Günde bir saatini okumaya ayırabilirsin!’ yazısı gelmeye başlıyor.
Her gün arka arkaya aynı metnin gelmesi beni sinirlendiriyor.
Sonra yıllar önce Başbakanlığı sırasında Turgut Özal’ın, belediye başkanlarından Süha Baykal ve benimle yaptığı özel konuşma aklıma geldi.
Mealen şöyle demişti:
‘Türk milletine bir lafı anlatmak, dinletmek, kafasına yerleştirmek için en az on defa söylemen gerekiyor…’
Sonra nedenini de kendince izah etmişti…
Bu laflarından sonra Turgut Özal’ın konuşmalarına, topluma verdiği mesajlara, açıklamalarına daha dikkatli ve kendi yorumuna göre bakmaya ve incelemeye başladım.
Bir lafı ortaya atıyor, bekliyor, tekrarlıyor ve sonunda, toplumun tepkisine göre rahatça istediği noktaya varıyordu…
Yani bir noktada algı yaratıyordu.
İsteyen bu bakış açısıyla araştırma yapıp, değerlendirebilir bir zamanların Türkiyesiz ve en yetkilisini…
Ege Küçük Ve Orta Büyüklükteki İşletmeler Derneği (EGEKOBİDER) AKADEMİ ve Ege İhracatçı Birlikleri (EİB) ortaklığında gerçekleştirilen eğitim serisi, yapay zeka ve bilgi güvenliği eğitimiyle sona ermiş.
Bugüne kadar düzenlenen 9 farklı eğitime toplam 600 katılımcı iştirak etmiş.
Rakamlar ve düşünce doğru ama sonuç nedir?
Söyleyeyim:
Defi beladan kurtulmuşlar, proğramları yapanlar.
Birileri de para kazanmış…
Bu katılımcıları doğru dürüst imtihan edin bakalım kaçı öğrenmiş, eğitimi başarı ile tamamlamış…
Ya da nerede uygulayıcı olacak, olabilecekler…
Bildim bileli bu eğitimler, öğretmenler ve memurlar için de özellikle geçerli, ‘Zamanı çalmak, görevden kaçmak!’ olarak görülmüş ve düşünülmüştür.
Bazıları için ise ‘hava atmak!’ ya da ‘derece atlamak’ için bir sıçrama tahtasıdır.
Bu kadar yazdığıma ve okuduğunuza göre bir şey vermeliyim:
Bu bölümde şunu öğrenelim:
Bilgi Güvenliği Uzmanı Yeşim Dinçer, yapay zekanın çalışma prensipleri, bilgi güvenliği ve KVKK boyutu üzerine yaptığı sunumda, ‘Yapay zekayı’ kendi kendine öğrenen bir bilgisayar programı olarak tanımladı ve bu teknolojinin insan gibi düşünmediğini, sadece insanın yaptığı eylemleri taklit ettiğini vurguladı.
Dinçer, yapay zekanın tıpkı bir çocuğun kedi resimlerine bakarak kediyi tanıması gibi milyonlarca veriyi işleyerek öğrendiğini ancak bu sürecin bir bilinçten ziyade matematiksel olasılık hesaplarına ve kelimelerin birbirini takip etme istatistiğine dayandığını belirtti.
*- RÜŞVET MESELESİ
Bilenlerin çok az olduğunu sandığım bir noktaya değineyim..
Bizlerin en büyük sıkıntılarından biri de ‘rüşvet’ olayı…
Her zaman gündeme gelir…
Hep ‘Mücadele edeceğiz!’ denir ama ortada kalır…
Çünkü karşılıkla ‘menfaat’ ilişkisi içindedir.
Bir zamanlar ne demişti, birisi; ‘Rüşvetin vesikası mı olur?’ bir tümleç, kullanmıştı…
Neyse ben, ‘Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi’nden söz edeyim:
Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü tarafından 21 Kasım 1997 tarihinde kabul edilmiş, 17 Aralık 1997 tarihinde Paris’de imzalanmış, 1 Şubat 2000 tarihinde TBMM’de kabul edilen 4518 sayılı yasa ile Türkiye tarafından onaylanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti tarafından çıkarılan Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu ise, 3628 Sayılı Kanun numarası ile ve Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet Ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu adıyla 19.04.1990 tarihinde kabul edilmiş ve Resmi Gazetenin 04.05.1990 tarihli ve 20508 nolu sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Her hangi bir yetkiliye sorun bakalım bunları bilecek mi?
Varlığından haberdar mı?
Yasası da var da, neden bu konu üzerine hassasiyetle eğilmiyor, diyenler de çıkacaktır.
Bunu uygulayıcılara da bizlere de sormak lazım!
*-
Uluslararası Ticarî İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi’nin ‘Âkit Taraflar’ kısmına göz atalım:
“Rüşvetin, ticaret ve yatırım alanları dahil olmak üzere, uluslararası ticarî işlemlerde ciddî ahlakî ve siyasî kaygılara sebep olan, kamu idaresini ve ekonomik gelişmeyi etkileyen ve uluslararası rekabet şartlarını bozan yaygın bir olgu olduğunu dikkate alarak, Uluslararası ticarî işlemlerde rüşvetle mücadelenin sorumluluğunun bütün ülkelerden beklendiğini dikkate alarak, Uluslararası ticarî işlemlerde, yabancı kamu görevlilerine verilen rüşvetin caydırıcı, rüşveti önlemek ve mücadele etmek için etkin önlemler alınmasını ve özellikle bu nev’i rüşvetin, ortak unsurlar ve yetki ilkeleri ile her ülkede uygulanabilen diğer temel hukuk ilkelerine uygun şekilde süratle cezalandırılabilirliğini talep eden İktisadî İşbirliği ve Gelişme Teşkilâtının (OECD) 23 Mayıs 1997 tarih ve C (97) 123 Nihaî Sayılı Kararını da göz önünde bulundurarak,
Bilhassa, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Dünya Ticaret Örgütü, Amerika Devletleri Örgütü, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği tarafından yürütülenler olmak üzere, kamu görevlilerine rüşvet verilmesi ile mücadeledeki ittifak ve işbirliğini geliştiren son zamanlardaki diğer girişimleri memnuniyetle karşılayarak,
Kuruluşların, işveren ve sendikal örgütlerin ve diğer hükümetler dışı örgütlerin rüşvete karşı mücadeledeki gayretlerini kutlayarak, Hükümetlerin, birey ve kuruluşların uluslararası ticarî işlemlerdeki bahşiş talepleri ile mücadeledeki rolüne minnettar kalmışlar…”
Bu kadar!
‘Minnettarım!’ denilmiş…
Devamı var ama canınızı fazla sıkmasın diye bu kadarıyla yetiniyorum…
Bende minnettarım diyeceğim ama şu yazılana bakın, nokta yok, virgül çok…
Aklına geleni sıralamış…
İşte bu kadarcık, hepsi kağıt üzerinde..
Var mı?
Var!
Geçin efendim geçin!...
*-









0 Yorum