ACIMIZ ÇOK BÜYÜK
*- EN KIYMETLİLERİMİZİ KAYBETTİK Şanlıurfa’dan sonra Kahramanmaraş’tan da gelen acı haberler bizi üzüntüye soktu. Okullarımızda yaşanan olaylar hepimizi derinden sarstı. Ozan Diren TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanından aldım haberi, şu mesajıyla: “Kaybettiğimiz öğretmen ve öğrencilerimize Allah’tan rahmet; kederli ailelerine ve yakınlarına başsağlığı, yaralananlara acil şifa diliyorum. Şiddetin her boyutuyla önlenmesi için el birliğiyle hareket etmeliyiz. Böylesi büyük acıların bir daha asla yaşanmamasını temenni ediyorum. Çok üzgünüm, ülkemizin başı sağ olsun…”
*- DÜŞÜNDÜKÇE DELİRİYORUM
Akıl alacak gibi değil ama sosyal medyadan haberler akmaya başladı.
“Bu kadar zor mu, zor muydu; okullara, okul kapasitesine göre güvenlik görevlileri vermek?
Bu kaçıncı?
Daha kaç olmalı?
Ben de öğretmenim ama geç, çocuklar????
Düşündükçe deliriyorum.
Kendi çocuklarım geliyor gözümün önüne.
‘Çocuklarım’ derken öğrencilerim.
Allah’ım birine siper olsan, ya diğerleri??
Her şeyden tasarruf ediyoruz da hani…
Peki, ‘geleceğimiz’ dediğimiz çocuklarımızdan niye esirgiyoruz bunu?
Ne kadınlarımızı, ne sokaktaki canlılarımızı, ne de çocuklarımızı koruyamıyoruz.
Hepsi de en güvenli olmaları gereken yerde öldürülüyorlar.”
Bir okuyucumun düşünceleri bunlar…
Şimdi diğerlerini de isim vermeden paylaşacağım.
Çünkü yürekten gelen bu satırlar, hepimizin altına imza atacağımız cinsten.
*- HEPİMİZİN ACISI
“Çocukların ölmediği bir dünya kuramadık… İşte asıl utancımız bu.
Bugün bir okul sırası boş kaldı…
Bir çocuğun kalemi yarım kaldı…
Bir annenin beklediği kapı bir daha hiç çalmayacak.
Urfa’da ve Kahramanmaraş’ta yaşanan acı sadece birkaç ailenin değil, hepimizin acısı.
Çünkü ölen sadece insanlar değil…
Bir çocuğun hayali, bir annenin duası, bir öğretmenin emeği de toprağa gömüldü.
Bir çocuğun yeri mezar değil, okul sırasıdır.
Bir öğretmenin kaderi kurşun değil, alkıştır.
Ama biz yine geç kalıyoruz…
Yine sadece acıyı paylaşıyoruz.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakıyoruz?
Kaybettiğimiz öğretmenimize ve yavrularımıza Allah’tan rahmet diliyorum.
Bu acı unutulmasın… Çünkü unutulan her acı bir gün tekrar yaşanır.
*- GERÇEK DERİN ve RAHATSIZ EDİCİ
Üç ayrı insanımızın ilk andaki tepkileri:
"Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin.
Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen, sevgiyi hissetmeyi ve hissettirmeyi bilen çocuklar."
Rabbim (C.C.) vefat eden öğretmenlerimize ve öğrencilerimize rahmetiyle, merhametiyle muamele eylesin, mekanları cennet olsun; ailelerine, yakınlarına ve tüm sevenlerine sabırlar lütfetsin inşaAlllah.
Rabbim (C.C.) yaralananlara acil şifalar lütfetsin ve benzeri müsibetlerden tüm evlatlarımızı, öğretmenlerimizi ve milletimizi muhafaza eylesin inşaAllah.
Bir ülkede çocuklar okula bilgi öğrenmeye değil, korkuyla gitmeye başlıyorsa orada sadece eğitim sistemi değil, toplumun tamamı alarm veriyor
Türkiye’de kısa süre içinde iki farklı okulda yaşanan silahlı saldırılar, artık ‘istisna’ olarak geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir kırılmanın işareti.
Bu olayları sadece bireysel öfke patlamaları olarak görmek kolaydır; ancak gerçek daha derin ve rahatsız edici.
*- SADECE ÜZÜLÜYORUZ
Çocuklar neyi öğreniyor?
Sorunla baş etmeyi mi, yoksa bastırmayı mı?
İletişim kurmayı mı, yoksa susmayı mı?
Bugün yaşananlar; ailede, okulda ve toplumda biriken iletişimsizliklerin, ilgisizliklerin ve çözülmeyen sorunların dışa vurumu olabilir.
Şiddet, hiçbir zaman aniden ortaya çıkmaz.
Öncesinde görülmeyen, duyulmayan ve önemsenmeyen birçok sinyal vardır.
Burada asıl soru şu:
Biz bu sinyalleri ne kadar ciddiye alıyoruz?
Eğitim sadece akademik başarıdan ibaret değil.
Duygusal dayanıklılık, empati, öfke kontrolü ve sağlıklı iletişim becerileri en az matematik kadar önemli.
Belki de artık ‘başarı’ tanımımızı yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü mesele sadece okullarda güvenlik önlemlerini artırmak değil.
Mesele, çocukların kendini ifade edebildiği, anlaşıldığı ve değer gördüğü bir ortam yaratmak.
Aksi halde, her yeni olaydan sonra sadece üzülür… Ama hiçbir şeyi değiştiremeyiz.
*- AMERİKANVARİ
“Bir karıncayı ezmekten çekinen çocukları elinde silahla bıçakla okul basan çocuklara kimler, nasıl dönüştürdü?
Bazılarının tahammül edemedikleri istemedikleri hayvanlar değildi sevgiyle vicdanla şefkatle sorumluluk bilinci ile büyüyecek topluma faydalı olacak çocuklardı.
8 Eylül 2025 tarihinde İzmir'in Balçova ilçesinde bulunan Polis Merkezi'ne yönelik silahlı saldırıda 2 polis memuru hayatını kaybetmiş, üç kişi yaralanmıştı.
Baskını yapan sırtında sırt çantası, elinde pompalı tüfekle yaralı yakalanan saldırganla dün Urfadaki saldırganın bire bir kopyası gibi (Sırt çantalı, Pompalı tüfekli, aynı yaş) ortalmsına sahip saldırganların eylem modeli gladyo örgütüne benzemekte.
Devlet Gladyo ile mücadeleyi artırmazsa, uyuyan hücrelerden bu Amerikan vari çok eylem görürüz.”
*- KAFA YORULMALI
Ruhsatlı da olsa, bir evde o kadar silahın ne işi var?
Ve de çocukların eline nasıl geçti?
Aslında çocuk katil değil, bence Babası katil!..
Şiddet şiddeti tetikliyor.
Acilen okullar pazartesiye kadar kapatılmalı.
Sonra polisler okul önlerinde tedbir alsın.
Sonrasına da kafa yorulsun.
Her kanalda bol silah, ölüm, yaralama, kavga ve uyuşturucu var.
Sonuç Amerikan zz kuşağı…”
*- GERÇEK GİBİ ALGILANIYOR
Süleyman Erçolak yazmış:
“Akıllı telefonlar tablet bilgisayarlar küçücük çocukların ellerinde denetimsiz bir şekilde verilirse sonuçları böyle olur…
Ne olduğu belli olmayan oyun sitelerinde çocuklar oyuncak oluyor…
Sanal dünyayı gerçek gibi algılayan çocukların hazin sonu
Çocuğa sınır koymayı zulüm sanan bir çağın içindeyiz.
“Dokunma”, “kızma”, “bağırma”, “ceza verme” derken; aslında neyi öğrettiğimizi unutuyoruz.
Her istediği anında yapılan, ‘hayır’ kelimesiyle hiç tanışmamış, sabretmeyi öğrenmemiş, sorumluluk verilmemiş çocuklar büyüyor.
Ve sonra şaşırıyoruz…
Saygıyı öğrenmemiş bir çocuk, gücü öğrenir.
Sınır görmemiş bir çocuk, sınır ihlal eder.
Sonuçla yüzleşmemiş bir çocuk, yaptığıyla yüzleşmekten korkmaz.
Sevgi; her şeye izin vermek değildir.
Sevgi; doğruyu öğretmektir.
Bazen ‘dur’ demektir.
Bazen ‘hayır’ demektir.
Bazen de sonuçlarına katlanmasını sağlamaktır.
Çünkü sınır, çocuğun düşmanı değil; pusulasıdır.
Disiplinsiz büyüyen bir çocuk, özgür değil… başıboştur.
Ve başıboşluk, en tehlikeli yalnızlıktır.
Bugün ‘incinmesi’ diye görmezden geldiğin yanlış, yarın başkasını inciten bir gerçeğe dönüşebilir.
Çocuk yetiştirmek, sadece sevmek değil; doğruyu öğretme cesaretidir,
*- OLMAZ BAŞKAN!
İzmir’in merkez ilçesi, yani İzmir denilince aklımıza gelen coğrafyanın bulunduğu alan ‘Konak’ adı verilen ilçenin ve belediyenin yeri…
İşte bu ilçenin, Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu, göreve gelişinin ikinci yılında hayata geçirilen hizmetlerini anlatmak ve değerlendirme yapmak üzere Swissotel Büyük Efes Otel’de basın mensupları ile buluştu.
Önce sormak lazım, ‘Parasızlıktan söz edilen’ bir dönemde neden İzmir merkezindeki tek beş yıldızlı lüks otelde toplantı yapıyor, birilerini topluyorsun.
Bunu geçelim, çünkü her zaman her yerde görülen bu aksaklık bizim işimize geliyor da ondan…
Nilüfer Hanım Başkan da onlara katılmış!
Belirttiğine göre, Konak’ta ‘Kent yenileme!’ çalışmalarına başlayacağı…
Özetle, “Biz bazı adaları hazırladık. Sunum yapıyoruz.
Bir yatırımcı gelince. Güney mahallemiz hazır tepeceğin hemen karşısında.
Topoğrafyası uygun kat sayısı müteahhidi için uygun.
Gürçeşme’de hazır adalarımız var.
*- NEREDEN?
Ben Yeşildere’den başlaması gerektiğine inanıyorum.
Oradan başlayınca bu kentin değişebilene dair umudum var.
En çok gökdelen konakta var.
Tamamen Yeşildere’nin sağı ve solundaki kaçak yapılar yüzünden Konak değişmiyor algısı oluşturuyor…”
*- GÖRMÜYOR MUSUNUZ?
Bunları geçin sevgili Başkan!
Yıllardır her belediye başkanı, kendisinin iş yapacağını göstermek için böyle güzel laflar ediyor, ama…
Evet, televizyonlarda görmüyor musunuz?
Yine yıllardır, beklediğiniz müteahhitlerin neler yaptıklarını, milleti nasıl perişan ettiğini…
Bazı belediye başkanları bile bu nedenle, ne bileyim kurdukları kooperatifler ve halka verdikleri sözleri yerine getiremediklerini…
Olmaz, olamaz….
Bu söylediğin 50 yılda sadece iki kentte gerçekleşti.
Biri Ankara…
*- BİLİYORUM, GÖRDÜM
Siz bilmezsiniz, ben biliyorum;
Esenboğa Havaalanından Başkent’in merkezine giderken, dakikalarca, -İzmir’in belirtilen semtlerinde olduğu gibi- iki yanlı gecekonduların içinden yol alıyordunuz.
Ankara bu işi çözdü…
İzmir ise hep konuştu, o kadar.
İkinci güzel olay Narlıdere’de, Abdül Başkanın devrinde yaşandı.
Narbel kuruldu…
Çeşme yolunun gidişteki o gecekondular ortadan kaldırıldı.
Aklıma gelmişken söyleyeyim:
Gecekondu Türkiye’de sadece birkaç kentimizde dirayetli başkanlar tarafından durduruldu.
Bunlardan biri ve önceliklisi ise Bornova belediyeleri…
Sanıyorum Denizli’nin bir ilçesinin kadın belediye başkanı da, gecekondu yapımını önlemek için üç ayrı proje hazırlattı.
Kim ‘Evim yok!’ diyorsa ona bu üç projeden birini ücretsiz vererek, imar durumuna göre inşaat yapmasını sağladı.
*- SADECE ÇOK GELİRİ OLANA
Siz bakmayın tv ilanlarında insanların beş ayda konut veya otomobil sahibi oldukları ilanlarına…
Reklam işte…
Kestelli’yi de hatırlıyoruz, o çiftlik sahibi (!) obur gencimizi de…
Beşiktaş’ın teknik adamı Sergen de ne diyordu;
‘Bedava peynir, fare kapanında!’
Parası olan, imkanı olan zaten gerekeni, kendisine yakışanı yapar.
Müteahhitlerin insafına kalmaz!
Siz daha çok beklersiniz, iyi yürekli, normal kazancına ‘eyvallah!’ diyecek bir müteahhittin ortaya çıkmasını…
*- TEKRAR ÖNERİYORUM
Ama size şunu önereyim:
Konak’ta sayısız yıkım bekleyen, şehrin görüntüsünü bir yana, mahalle ve sokak sakinlerinin ‘korkulu rüyası’ olan harabe şeklinde eski evler var.
Bunlar madde bağımlıları ile ‘berduş’ olarak nitelenen kişilerin mekanı halinde…
Bazıları da çöplük olmuş, farelerin cirit attıkları yerler olmuş…
Bunlar ne bileyim meclis kararıyla ve ilgili makamların oluru ile yıkılıp, düzenlenip, yeşil alan veya otopark olarak kullanılabilir.
Bunu yapın dua alın…
Yoksa hayal kurmakla ya da siyaseten hiçbir iş yapılamaz…
*- YAKINDAN BİLİYORUM
Bir iyi ve kötü örnek de İstanbul’dan vereyim.
İyi haber şu:
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Beşiktaş’ın Anadolu’dan girişindeki olan bölgesinde büyük bir alan gecekondulaşmış idi.
‘Karanfil’ adı verilen semtte ‘çiçekçilik’ de vardı ama ara sokaklardan geçişlerde nedense içinize bir korku geçiyordu.
Şu an adını anımsayamayacağım bir kişi ve ekibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla ‘Kentsel dönüşümü’ başlattı.
Onlarca gecekondu sahibi ile birebir konuşarak, hepsinin de gönlünü ve imzasını aldı.
Tören atma törenine davetli idim gittim.
Ve iki senede büyük bir hızla gecekonduların yerine yeşil alanlarla süslü binalar yükseldi.
O kötü görünüm bitti…
Uzun ömürlü değil, kısa sırada değerli yaşam alanları kuruldu.
Sanıyorum yakın zamanda Karanfil’in gecekondu halkı modern binalarına yerleşecekler.
Bundan neden bahsedilmiyor bunun da şaşkınlığını aklıma geldikçe yaşıyorum.
*- DUDAK UÇUKLATIR
Karanfil’den iç kısma doğru yürürseniz, İstanbul’un önemli semti Akatlar ve Etiler’e geliyorsunuz.
İyi ve sevgili dostum, eski hostes ve THY kabin amiri Ayfer Hanım’ın bir dairesi burada kaç liraya kirada söylesem dudağınız uçuklar.
Burada şimdi büyük bir alana (devlet tarafından boşaltılan) bilmem kaç katlı üç dev bina yapılıyor.
Bunlar da bitmek üzere…
İyi mi, kötü mü?
Bilmem kaç milyon liraya sahip olacaklar için iyi…
Ama şehrimiz, yani bu Akatlar ve Etiler için iyi mi?
Bu konuda ‘Şehir plancılarının’ söylediklerini yazmıyorum…
*- HAYDİ BAKALIM
Önceki yazılarımda çok açık ve net ‘Arapseverler’le ilgili bazı bilgiler verdim, ‘dini kullananlar’ için de bazı cümleler kurdum.
Şu an aklıma geldi, o mesajların ardından şunu da paylaşayım:
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşı Mahmut Esat Bozkurt diyor ki;
“Alfabe devrimine karşı çıkanlar bu suale cevap vermelidir:
Bu Arap harfleri bu kadar mukaddes idi ise, 600 sene bu molla takımı, bu halka neden okuma yazma öğretmeyip, kör sağır bıraktı?
Hakikat şudur ki, bunlar halkın okuyup yazamamasından memnundular.
Çünkü;
Okuyan, yazan halk, bunları bunca asır sırtında taşımayacaktı!”
Özetle cahiliz ezelden beri…
*- SEVGİ KARŞILIKLIDIR
Rasim İşel gençliğinden, futbolculuğundan arkadaşım, Adem Dalgalı da meslektaşım, birlikte çok çalıştık. Adem soyadından esinleniyor olacak sürekli deniz görüntülerini paylaşıyor, vapur seyahatlerinden.
Sezgin Can son zamanların ‘hayırsızlarından’, neredeyse selam vermeye bile üşenecek… Ama yol yürümeyi seviyor, aynen Enver Kaya gibi tutabilirsen tut…
Fakat, ‘Şu işim var! Ama zamanım yok!’ desem benim yerime de koşar durur.
Ermeni arkadaşım Zagik Hanım ise son günlerde öyle sorular soruyor ki, beni şaşırtıyor.
Bugünlük bu kadar, aynı zamanda okuyucum olan dostlardan söz etmeye devam edeceğim.
Onlar beni ‘taçlandırıyor’ ben geride kalamam…
Ne diyoruz;
Sevgi karşılıklıdır…
*- ÖZÜR İLE…
Anlaşmış gibi Melih Dizdaroğlu ile Murat Eştürk paylaşmış…
“Önce, Siyonist olmayan tüm Yahudilerden özür dileyerek başlayayım:
Bizdeki Müslümanların Yahudi sevdasına akıl sır erdiremiyorum.
Memur Sen'in başkanı Ali Yalçın'ın genç yaşta müteahhit yapılan oğluna Yuşa adını vermesi bunun bir örneği…” diyerek, yazıda şöyle devam edilmiş:
“Yuşa, Yahudilerin Yeşu dediği peygamberin Arapçadaki söylenişi.
Musa'dan sonra bu kişi peygamber olmuş.
Peki temel özelliği nedir Yuşa'nın?
Bu sorunun yanıtını, bizim Diyanet'in yayımladığı İslam Ansiklopedisi ayrıntılı biçimde veriyor:
Yuşa'nın en önemli özelliği, Yahudilere vaat edilmiş topraklar; onların hakkı olduğuna inanılan Arz-ı Mevud'u fethedip İsrailoğulları arasında paylaştırmasıdır.
O bir Arz-ı Mevut peygamberidir.
Bugün de Netenyahu aynı proje için çevresindeki şehirlere ölüm yağdırıyor.
Yani Netenyahu, Yuşa'nın yolundan gidiyor...”
*- YUŞA İÇİN NAMAZ KILANLAR
Yapay zekaya, ya da bilgisayarınızın ‘ara’ bölümüne yazın göreceksiniz.
Bizim Müslümanlar; Beykoz'da, Boğaz'ın en yüksek yerinde olduğuna inandıkları Yuşa'nın mezarını ziyaret edip dualar okuyorlar...
Yetmiyor; buraya yaptırdıkları camide Yuşa için namaz kılıp dilek tutuyorlar.
Yetmiyor; burada sürekli Kuran okunuyor.
Her gün yüzlerce insan ziyaret edip derdine derman istiyor.
Yuşa'nın mezarı 17 metre boyunda...
Burada Hıristiyanlık öncesinde bir Zeus mabedi olduğu biliniyor.
Sonra da küçük bir kilise kurulmuş.
Söz konusu 17 metrelik mezara da eskiden Herkül mezarı deniliyormuş.
*- AĞLAYARAK DUA EDİYOR…
Yahudi Peygamberi Yuşa'ya gelecek olursak...
O Filistin'de ölmüş ve Timnetserah'a gömülmüş.
Ama gel de bunu bizim Müslümanlara anlat...
Birkaç kez ben de gidip gezdim burasını...
Hatta yakın zamanda İzmir’de metnini duydukları Emekli Öğretmen Nurten Yelken, Karşıyakalı Sarışın ve Maden Mühendisi Göksel Beyle birlikte gitmiş, kalabalıktan dönmek istemiştim.
İnanın, Beykoz’un Yuşa tepesinde öyle bir dinsel çevre oluşturulmuş ki bu sevgiyi İsrail'de bile bulamazsınız.
Ağlayanları da gördüm…
Hayır dağıtanları ve dua isteyenleri, hastalıklarına çare arayanları da…
Sanki;
Yahudilerin Allah'ın seçilmiş kulları olduğu inancı bir biçimde Müslümanların bilinçaltına işlenmiş.
Bu temelsiz önyargıya Arapların da şerefli millet olduğu eklenmiş...
Rıza Zelyurt bunları şöyle özetliyor:
“…
Biz Türkler, Farslılar kimiz peki?
-Mevali...
Yani Arab'ın köleleri...
Bugün bize dayatılan din işte budur...”
Yuşa Tepesi de ve 17 metrelik mezar da, çoğu kişinin geçim yeri olmuş…
Ne istiyorsanız satıyorlar…
Ne isterseniz buluyorsunuz.
Kimisi kulübe şeklindeki dükkânlarda, kimisini ise seyyar satıcılarda…
*- BLÖFÇÜ TRUMP
Trump’ın tehditleri ve yaptığı nükleer saldırı blöfü tutmadı!
Kadim bir devlet olan İran’ı Irak ve Suriye ile karıştıran, hafife alan ABD/İsrail ikilisi bu kez sağlam kayaya çarptı ve ağır yara aldı!
İran’ın 10 maddelik barış şartını muhatap alarak masaya oturmak zorunda kalan ABD’nin küresel güç imajı yerle yeksan olurken tüm karizması çizildi.
Bölgedeki üslerinin çoğu bir ayda işlevsiz hale geldi.
Trump’ın Kasım seçimleri ve siyasi geleceği tehlikeye girdi.
İsrail’in gök kubbesi delindi, şehirleri harabeye döndü ve BOP hayalleri suya düştü.
Savaşın kazanan tarafı İran, Çin ve Rusya oldu.
Bu vesileyle Arap ülkelerinin gerçek yüzleri de ortaya çıktı.
*- SAVUNUYORLARDI
Bazılarımızın yıllardır savunduğu ‘din kardeşliği’ söylemi boşa düştü ve Arap ülkelerinin birer emperyalist ve siyonist maşası olduğu tescillendi.
Sıra Türkiye’ye gelecek söylemleri de tarihe karıştı.
Türkiye’ye Osmanlı modeli öneren ve edepsizce içişlerimize müdahil olan ABD Ankara Büyükelçisi kel Barack’ın sesi kesildi ve bir anda kayıplara karıştı.
Yunanistan’ın büyük Kıbrıs hayali bir başka bahara kaldı ve süngüsü düştü.
İspanya Başbakanı ve Brezilya Cumhurbaşkanı tarihe geçti.
Özetle, yenidünya düzeni yeniden şekillenmeye başladı…
*- TÜRKİYE’DEN ALKIŞLAR
Günü selamsız geçirmeyen Müjgan Özkan Atabay, İspanya’nın
meydan okuyan Cumhurbaşkanı Pedro Sánchez’in mahalle külhanbeyi
Trump’ın ateşkesine ilişkin söylediklerini nakletti:
“Dünyayı ateşe verenleri, sırf ellerinde bir kova ile geldiler diye alkışlamayacağız!...”
İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, Trump’ın ateşkes açıklamasına dünyadaki herhangi bir liderin verdiği en iyi yanıtı verdi.
Diğerleri nazik diplomatik ifadelerle yetinirken, Sánchez doğrudan en sert noktaya değindi:
“Ateşkesler her zaman iyi haberdir.
Özellikle de adil ve kalıcı bir barışa yol açıyorsa.
Ancak bu geçici rahatlama, yaşanan kaosu, yıkımı ve kaybedilen hayatları unutturmamalıdır.”
Ve sonra akıllarda kalacak o cümle geldi:
‘İspanya Hükümeti, dünyayı ateşe verenleri, sırf bir kova ile ortaya çıktılar diye alkışlamayacaktır.’
*- ANIMSAYINCA
Bu, bu savaşın tüm hikâyesini tek bir cümlede özetliyor.
Trump bu savaşı, Kongre onayı olmadan başlattı.
Okulları, üniversiteleri, ilaç fabrikalarını, aşı araştırma merkezlerini, bir müzik okulunu ve bir sinagogu bombaladı.
Binlerce sivili öldürdü.
Amerikan askerlerini, aileleri Bahreyn’den sırt çantalarıyla kaçmak zorunda kalacak ve indiklerinde diş macunu dilenecek kadar yetersiz planlamayla tehlikenin içine gönderdi.
Benzin fiyatlarını galon başına 4.30 dolara çıkardı.
Küresel piyasaları çökertti.
Daha sabah kahvaltısından önce sosyal medyada ‘bir medeniyeti tamamen yok etmekle’ tehdit etti.
Amerika’nın tüm müttefiklerini kendinden uzaklaştırdı.
Ve şimdi ateşkes için övgü bekliyor.
*- HER ŞEY BEKLENİR BUNDAN…
Bu, “Enerji Santrali Günü” ilan eden adam. “Boğazı açın lan, siz deli herifler” diye yazan kişi.
Paskalya sabahı İslam’la alay eden kişi.
Savaş sırasında paranoya yüzünden ordunun en üst düzey generalini görevden alan kişi.
Ruhani danışmanlarının bombardımanın kutsal kehanetleri yerine getirdiğini söylediği kişi.
Kırk gün süren yıkım.
Binlerce ölü.
Tarihi kurumlar enkaza döndü.
Milyarlarca dolarlık vergi parası yok edildi.
Ve bunların hiçbirinin yaşanması gerekmiyordu, bir tek gün bile.
Hepsini kendisi seçti.
Sánchez haklı.
Yangını çıkarıp sonra itfaiyeyi aradın diye alkış bekleyemezsin, sevgili Müjgan Özkan Atabay kardeşim…
*-









0 Yorum