AKLA ZİYAN BİR KARAR
*- BENDEN SERBEST Duyunca aklımdan geçenleri ‘kıdemli’ bir meslektaşım, Feyzi Hepşenkal, benden önce davranarak kaleme almış. Demek ki, benim gibi düşünenler de var. Neresinden bakarsan bak, bence elle tutulacak bir kenarı yok bu işin!... Feyzi de, ‘Neresinden bakarsan bak, akla ziyan bir iş!’ diyerek, devam etmiş; ‘Olabilir mi? Kabul edilebilir mi?? Asla!!! Nedir o? Milletvekillerine sağlanan ayrıcalıklara bir yenisi daha ekleniyor ve üç bin 600 eski ve yeni milletvekiline trafikte ‘Ceza Muafiyeti’ getiriliyormuş. Vekiller kırmızı ışıkta da geçse, hatalı park da yapsa ve hız sınırını aşıp radara da yakalansa artık tek kuruş trafik cezası ödemeyecekmiş. Habere göre; karar TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş tarafından onaylanırsa yürürlüğe girecekmiş. Mevcut milletvekillerinin 2 aracı, eski milletvekillerinin de bir aracı trafik cezasından muaf olacakmış. ‘Burada araya gireyim… Zaten daha önceden bu karar vardı. Ancak ceza yazılıyor, ödenmesi için TBMM’ye gönderiliyor. Böylece bu cezaları bizler ödüyorduk!’ Bu da yanlıştı zaten. Şimdi katmerlisi geliyor. Yazıklar olsun. Yetmez. Haram olsun!’ Diyecek söz bulamıyorum… Artık söz sırası sizde, ne derseniz, ne yazarsanız yazın… Benden serbest!
*- BU KEZ İZMİR’DEN DEVAM EDELİM
Önceki yazımda Yaşar Aksoy’un ‘Zeki Müren’ ve dolayısıyla ‘Halikarnas Balıkçısı’ndan söz eden yazısını, kendi yaşantımdan eklentilerle sizlere sunmaya çalışmıştım.
Bugün de ‘Cevat Şakir’den devam edelim.
Bildiğim kadarıyla, 73 yıl önce, yani 27 Ekim 1952’de Akşam Gazetesi’nde yayımlanan bu yazı yine Yaşar Aksoy’un araştırması sonucu gün yüzüne çıkarılmış.
Belki de ‘oğlu’ sayılan Prof. Dr. Şadan Gökovalı sayesinde…
Elden ele dolaşırken bu kez benim elime ulaştı.
*- YILLAR ÖNCESİNİN İZMİR’İ
Cevat Şakir Kabaağaçlı, yani Halikarnas Balıkçısı yıllarl önce İzmir’i ve Körfezi anlatmış.
Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in, ‘Ege denizi, İzmir Körfezi’ne girdiğine pişmandır!..’ başlıklı ilginç ve nice dersler verici bu yazısı, bir iddiaya göre ise 27 Ekim 1957 yılında yayımlanmış.
Halikarnas Balıkçısı o tarihte İzmir’de yaşıyor ve bu yazıda İzmir körfezinin kirliliğini ilginç (!) cümleleriyle anlatıyor.
‘.. Adam başına 1 kilo atık hesap etsek, İzmir nüfusuna göre, günde 250 ton demektir…
İzmir’in Riviyerası sayılan Karşıyaka’da insanların kokudan böğürüp kusmamaları şaşılacak şeydir.
Koca Akdeniz’in İzmir körfezine giden sularının, Akdeniz’den başka üç özel ismi vardır:
Ege Denizi, Adalar Denizi ve Arşipel…’ diyor yazısında.
Şimdi okuyalım bakalım:
*- EDEBİYAT YAPMIŞ
Bu denize niye Akdeniz denildi?
Çünkü kimi geceler hep yüz yüze sevişen büyüyen ve çoğalan deniz yaratıkları, döktükleri yumurtaları ve sütleriyle engini karla örtülü bir ovaya çevirirler.
Fakat o kar soğuk bir kar değildir, ıpılık, sıcacıktır.
Ölü bir solgunluk ta değil, dipdiri bir ateştir.
Deniz bir can volkanına dönmüştür.
Aysız gecelerde denizi ay ışığından daha çok ışıldatan bu nur, enginin koynunda hayat doğuşunun aydınlık muştucusudur.
Artık derin deniz, bir can uçurumuna dönüşmüştür.
*- DOĞULULARIN LAFI
Şiddetle çakan bu can fosforunu gören Doğulular, işte bundan dolayı bu denize ‘Akdeniz’ dediler.
Ege hakkında birçok efsane vardır.
Herhalde bu ad çoktan unutulmuş bir Anadolu diline aittir.
Adalar Denizi deyimini anlatmaya gerek yoktur.
‘Arşipel’ ise ‘eski deniz!’ demektir.
*- ŞARAP RENKLİ DENİZ
İzmirli Homeros, Ege denizine ‘Şarap renkli deniz’ der…
Akdeniz, İzmir Körfezi’ne tango oynarmış gibi bir sağa, bir sola, salına salına girer.
Önce Foça’yı solda, Karaburun’u sağda bırakır, güneye doğru ilerler.
Bu arada Kösten Adası’nı ve Urla’nın karşısındaki adaları mavi kollarıyla sarar.
Ne var ki Tuzla Burnu’nda ve Çamlatı’da güneye gitmekten cayar, doğuya yönelir.
Solunda Karşıyaka kenarı, köpüklü yeşil-mavi eteklerini ‘fışş..ş..ş..ş’ diye süreyerek, sağında İnciraltı’nda şıpıl şıpıl dans ederek, körfezin sonuna, İzmir Kordon’una ve Bayraklı’ya varır.
Ve işte oradadır ki, körfeze girdiğine de gireceğine de bin pişman olur. Bunun nedenin anlatacağız biraz ötede…
*- CENNET GİBİ KOYLAR
Körfezin ağzından ta sonuna kadar denizle sarmaş dolaş olan dantela gibi kıyılar yüzlerce deniz mili tutar.
Körfezin ağzına doğru yazın serin rüzgarı püfür püfür masmavi esen, çevresi yeşil çelenkle bezenmiş cennet gibi küçücük koylar vardır…
İnce kum ve rıhları (mürekkep kurutmada kullanılan bir çeşit ince kum) çıplak ayakları yupyumuşaklıkları ile okşar, dalgaların kekiğiyle, ısırıcı yabannanesiyle mis gibi kokar.
Gelgelelim sıcakla bunalan İzmirliler buraya varamazlar; çünkü buraları uzaktır.
Buralarda denize girmek için bol para ve zaman gerektir.
*- DENİZ HAMAMLARI
Önceleri İzmirliler, Karşıyaka ve İzmir Kordon’undaki deniz hamamlarına giriyorlardı.
Fakat şimdi bu hamamlar kalktı.
Bunun nedeni denizin buralarda hiç de temiz olmamasıdır.
Ege Denizi, İzmir Körfezi’ne girdiğine pişmandır.
Körfez’in sonuna kadar gidebilen sular burada hapsoluyorlar da ondan. Herhalde Körfez’in sonundaki su, Hititler zamanında oraya girmiştir ve binlerce yıldan beri bir çaresini bulup bir türlü çıkamamış, engine dönememiştir.
Yani pek antika sudur bu.
Akşamları imbat rüzgarı esince, suları İzmir Kordon’una doğru iter, sular kabarır ve fısıldaya gürleye ‘Yallah’ diye Kordon’un üzerine iner.
Dalgalar kollarıyla bir geniş daire çevirerek Kordon’u siler.
Bir dalga!
Bir daha, bir daha!
Manzarayı görenin ‘Yaşa bre Deniz’ diyesi gelir.
Ne var ki su buhar olmadıkça bulut olarak yüksekte durmaz.
*- DOLANIP DURAN SULAR
Kabaran sular, altındaki suları yükleriyle ezer.
Bu sefer yüzden kabaran dalgalar irkile irkile Kordon’a saldırırken, alttaki sular aksi yönde Kordon’dan açılıp karşıdaki Karşıyaka’ya varır.
Oradan kıyının kavisince dolanıp İnciraltı’ya ve oradan Güzelyalı’ya varır.
Yani rüzgar nereden eserse essin, sular yelin kamçısı altında çembermiş gibi dolanır durur…
İyi ki vaktiyle Gediz Irmağı’nın yatağını değiştirmişler.
Yoksa İzmir çoktan Miletos şehrinin uğradığına uğrar ve İzmir körfezi, Bafa gölü gibi bir göl olurdu.
*- KAPTAN KAÇ KULAÇ?
Şimdi İzmir’in nüfusu 300 bin küsurdur…
Bunların 100 bininin lağımdan değil, çukurdan yararlandıklarını hesap etsek (iyi ki çok kuyu yok, yoksa herkes komşusunun çukurundaki sudan yararlanırdı) yine yağımlar yolu ile 250 bin kişinin atığı her Allah’ın günü Körfez’deki antikalaşmış suları bulmaktadır.
Adam başına 1 kilo atık hesap etsek, günde 250 ton eder.
Bir yılda 90 bin küsur ton eder.
Bunun karanlık ve sisli havada limanının eskisine ve yenisine giren taka, tırhandil ve skutulara çok faydası olur.
*- KAPTAN ve MİÇO
Kaptan nerede olduğunu anlamak için Miço’ya, altı yağlı iskandil sarkıtmasını söyler.
Miço, iskandili dibe atar:
Kaptan: Kaç kulaç?
Miço: Altı kulaç, dip çakıl…
Biraz sonra iskandil yine atılır.
Kaptan: Kaç kulaç?
Miço: Dört kulaç, dip yosun…
Kaptan: Karşıyaka açıklarındayız..
Nihayet kaptanın sorusuna Miço şöyle cevap verir:
Miço: Üç kulaç, dip bok!..
Kaptan: Hah, limana vardık.. Funda demir!, der.
*- DENİZ HAMAMLARI ORTADAN KALKTI
İşte yukarıdan beri anlattıklarım dolayısıyladır ki, Karşıyaka ve Kordonboyu’ndaki deniz hamamları ortadan kalkmıştır.
Fakat yine de büyük cesaretle denize girenler vardır.
Ufalanmış atıkların insana pek musallat olduğu yoktur.
Fakat cüsseli atıklar insana tebelleş oldular mıydı, onlardan kurtulmak güçtür.’
Şimdi burada Halikarnas Balıkçısı’ndan sözü Yaşar Eyice olarak alayım:
“Karşıyaka ve Kordonboyu’nu bilmiyor ve hatırlamıyorum ama ben Güzelyalı – Göztepe tarafındaki ‘Deniz Hamamları’nı anımsıyorum.
Annem komşularla birlikte bu deniz banyosuna küçük çocukken
Kıyıda, çevresi yan yana dikey dikilen tahtalarla çevrili, kovboy filmlerindeki kale gibi dizayn edilen deniz banyosuna götürürdü.
Belli bir ücret ödendikten sonra ‘kaleye’ yani çevresi kapalı alana giriliyordu.
Soyunma kabinleri vardı.
İç kısımda yine dört bir yanda banyoya gelen kadınlar ise çocukların üzerinde, hasırlarda oturacakları iskele bulunuyordu.
Anımsadığım, biraz daha büyük erkek çocuklarının, suların vurarak çürüttüğü bazı noktalardan, köşelerden içeriyi gözlemeye çalışmaları ve kadınlar tarafından fark edilerek kovalanmak istenmeleriydi.”
*- İNCİRALTI BANYOLARI
Şimdi İzmir’de denize ancak İnciraltı’nda denize girilir.
İnciraltı banyoları orta halk için pahalıdır.
O banyoların kıyısındaki pis pis barakaların ise manzarası kötüdür.
Deniz suyu tahlil edilmemiştir.
Edilse Kordonboyu sularından ancak bir iki gömlek daha temiz olduğu anlaşılır.
Sonra kumu yok gibidir.’
Sevgili Okuyucularım, biz de 1964 yılı 10 Kasım Günü, İzmir’deki anmak törenlerine ‘Namık Kemal Lisesi İzcileri’ olarak katıldıktan sonra, Beden Eğitimi Öğretmenimiz Yahya Su ile birlikte İnciraltı’na gittik.
Belediye Plajının hemen yakınında denize girdik.
Bir ara denizde, Cevat Şakir’in sözünü ettiklerini gördüm.
İğrendim, hemen çıktım.
O günden sonra da kesinlikle İnciraltı plajlarına gitmedim.
Yani güzelim İnciraltı sayfiyesini İzmirli olarak kaybettiğimizi anladım. Artık deniz banyosu almak imkansızdı. Halbuki iskelesi vardı ve Konak’tan deniz banyosu için İnciraltı’na gemi seferleri yapılıyordu.
Şimdi bu günler tekrar yaşatılmak için çalışmalar yapılıyor.”
*- KUM HIRSIZLIĞI HEP GÜNDEMDE
Zaten beton yapılar için kamyonlar öylesine kum taşıyorlar ki, Kuşadası’nın güneyine kadar, - bekçili plajlar, onlar da galiba topu topu iki – plajlarda kum kalmamıştır.
Bu gidişler Amerika’dan kum ithaline mecbur kalacağız..
Pek sıcak günlerde, İnciraltı’nda denize girenlerin kalabalığı dolayısı ile orada deniz suyundan başka bol baldır bacak bulunuyor.
*- TONLARCA ATIK
Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş…
Bu söz İzmir için pek doğrudur.
İzmir’de yüksek bir yere çıkıp açık denizlerin mavisine bakarak, hayalen o mavilerle gargara edip serinlemeli.
Çünkü tonlarca atık dolayısı ile kıyıların kokmayan yeri kalmadı.
İzmir’in Riviyerası sayılmaya tarihi açından gerçekten layık olan Karşıyaka’da bile, insanların kokudan böğürüp kusmadıkları şaşılacak şeylerdendir.
İnsanoğlu her şeye alışıyor…”
*- USTA ANLATIYOR
Sık sık ‘okuyun’ diyoruz.
Okuyan insanın her zaman kazanacağını anlatmaya çalışıyoruz.
Şimdi size ‘bir ustanın’ sözlerini aktarmak istiyorum.
Konuyu bir başka pencereden ele alarak, anlatıyor.
‘Okumadan’ değil de, ‘cehaletten’ söz ediyor:
‘Cehalet asla sorgulamaz, daima yargılar.
Cehalet öğrenmez, yalnızca ve hep inanır.
Cehalet asla okumaz ve öğrenmeye gerek duymaz, O hep hatmeder.
Cehalet asla hoş görmez, O hep katleder.
Cehalet ilkeldir, asla sosyalleşmez.
Medeniyet ise;
Kadın ve erkeğin birlikte yürüyebilmesidir.
İşte bu yüzden cehaletin tek korkusu daima ve hep kadındır.
Çünkü kadın ne öğrenirse daima çocuklarına onu öğretir. İşte bu nedenle de cehalet kadının aydınlanmasını ve öğrenmesini asla istemez…’
Türkiye’nin bir gerçek gündemi de böyle herhalde.
Yanılıyor muyum?
Doğruyu vatandaş bilir…
*- ŞİKAYET HEP OLUYOR
Nilüfer Kılıç da, bizler gibi sıradan bir vatandaşımız.
‘Önemli’ olarak bildiği bir konuyu, Türk Halk Müziği Sanatçısı Sümer Ezgü’nün ağzından paylaşmak istiyor.
Belki de konu RTÜK’ü de ilgilendiriyor.
Bakalım Sümer Ezgü ne diyor?
Yorumu yine okuyucularıma bırakıyorum:
‘Elimde olsa kadın programlarını kaldırırım!
Kıskanmayı, hakaret etmeyi, dedikodu yapmayı, pespayeliği sıradanlaştıran bu programlarla beslenen kadınların sağlıklı çocuk yetiştirmesi mümkün değil!.’
Sümer ezgü'ye,Kadın programlarının kaldırılması gerektiği fikrine katılan var mı?
Bence izleyici çok fazla…
Yetkililerin dediği gibi ‘Beğenmiyorsan izleme!
Ama bu vatandaşlar görüşlerini şöyle paylaşıyor:
‘Bu programlar genellikle kadınları; kıskanç, dedikoducu, şiddete meyilli ve düşük zekalı olarak tasvir ediyorlar.
Bu da kadınların toplumdaki yerini zayıflatıyor ve çocukların sağlıklı gelişimini olumsuz etkiliyor.
Bu programlar yerine; kadınların başarılarını, güçlü yönlerini ve topluma katkılarını ön plana çıkaran programlar yapılmalı.
Bu sayede hem kadınlar hem de çocuklar daha sağlıklı bir ruh haline sahip olabilirler.!’
Bu görüşü de televizyon yöneticilerinin dikkatine sonuyorum.
Program yapımcıları bu işten memnunlar, çünkü bu sayede çok para kazanıyorlar.
‘Alan memnun, satan memnun, size ne?’ diyorlar bize de…
*-









0 Yorum