AMAÇ KISA SAATTE CEZALARI TAMAMLAMAK
*- ZENGİNLER NEREDE? Zenginin mali züğürdün çenesini yorarmış. Bu yalnız bizim değil, dünyanın her yerinde benimsenmiş bir söz. Şimdi de tutmuşlar, ‘Zenginler nerede yaşıyor?’ diye… Hemen aklımıza İstanbul geliyor, ama yanılıyoruz. İstanbul’un adı bile listeye girememiş. Amerika’dan 8 şehir var, Çin bu konuda da 7 şehirle enselerinde. Tokyo’yu unutmayalım. Bir zamanlar, Moskova ilk iki sıraya giriyordu. Şimdi o da gerilerde kalmış ama İstanbul gibi diskalifiye edilmiş durumda değil. İstanbul’un zenginleri ya Londra’da ya da Amerika Birleşik Devletlerinde… Yani bir yandan fabrikalarını, örneğin Mısır dahil birçok ülkeye kaçırırken, kendileri de gittiler. İsimleri bize ve yakınlarına kaldı. Zaten bazı milletvekilleri bunları arada isim vermeden duyuruyor, haberlerde.
*- DOKTORLAR ve POLİSLER
Mart ayındaki ‘Doktorlar Günü’nü, Nisan ayında ‘Polis Günü ve Haftasını’ hiç unutmam ve mutlaka törenlerine katılırdım.
Her yıl da, ‘Polis halkla bütünleştirilmeli’ diye bir yazı yazar ve çocukların ‘Polis geliyor’ ya da ‘Seni polise veririm!’ gibi benzer cümlelerle korkutulmamalarını, polisin sevdirilmesi gerektiğin vurgulardım.
Bana da Emniyet Müdürlüğü tarafından üzerlerinde arma olan kıravattan tutun, bardağa kadar ‘hatıra’ hediye verirlerdi.
Şimdi müdürleri tanımıyorum…
Polis Haftası’nda başımdan geçen üç olayı anlatayım.
Bir olayla ilgili olarak, mahkeme ifademin alınması kararı almış.
Önce Karabağlar, sonra da Beşiktaş- Arnavutköy karakolundan aradılar.
Kibarlıklarının üzerine yoktu.
‘Keşke tüm polislerimiz beni arayanlar gibi olsa!’ demekten kendimi alamadım.
*- BAKANIN GÖRÜŞÜ
Ben önceki Adalet Bakanlarından Hasan Denizkurdu’nun makalesinde yazdığı gibi, bu konuda çekingesi olanlardanım.
İzmir- Bayrakla Adliye binasının bitirilip hizmete alınmasını sağlayan Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu makalesinde, ‘Hukukçu olmam bir yana, Bakan olmama rağmen, Karakol ya da mahkeme, Adliye davetlerine çekinerek giderim’ demiş ve Türk halkının kendisiyle aynı görüşte olduğunu belirtmiştir.
*- İZMİR’E GELİRKEN
Şimdi bunları geçelim, günümüze gelelim.
Balıkesir yönünden İzmir’e geliyorum.
Genelde, Manisa’da çevre yolundan geçmem, mutlaka kentin ortasından geçen eski İzmir- İstanbul yolunu tercih ederim.
Yine öyle oldu.
Hatta bir ara, İzmir girişinde yapılan ve Ferdi Başkanın açtığı köprüden söz etmiştim.
Yani methetmiştim.
Manisalıların bu tür çalışmalarda, hizmette İzmir’in önünde olduğunu rakamlarla vurgulamıştım.
Güneş karşıdan vuruyor ve gün ışığı nedeniyle önümdeki ekranı tam göremiyorum.
*- KONVOY HALİNDE
Aynen İzmir’de Mustafa Kemal Sahil Bulvarı ve Bornova’da Ankara yolunda olduğu gibi Manisa’daki bu önemli yolda da, yerde belediyenin yazdığı hız sürati olarak ’82 kilometre’ yazmaktadır, aralıklarla…
Kurallara uyduğum için, bazın arkamdan gelen araçların gerek lamba işareti ya da korna uyarılarına rağmen hızımı arttırmam.
Ama bu kez, konvoy halinde aynı hızla Manisa’dan geçip, İzmir’e ulaşmaya çalıştım.
Kentin ana kalabalığından ve merkezinden uzaklaştıktan sonra, methimi yaptığım köprülü noktaya gelirken, uzaktan bir polis (trafik) aracının kaldırımda durduğun gördüm.
Genelde bu duruş, ana otoyollarda ‘radar’ kullanımında kullanılır. ‘Plaka kayda geçsin’ diye.
‘Neden acaba?’ diye düşündüm…
Meğer bir tuzağın önemli ayağı imiş…
*- ÖNEMSEMEDİM
Manisa plakalı araçların kuyruğunda gittiğim için, hiç önemsemedim.
Az ileride bir memur, kuyruktaki araçlardan beni ayırdı ve geniş yolda kenara çektirdi.
Pencereyi açtım, ‘Buyrun!’ dedim, radara yakalandığım hiç ama hiç aklımdan geçmedi, çünkü kurallara uyduğumu düşünüyordum.
‘Ehliyetin var mı?’ diye soran memura, ‘Olmaz mı?’ dedim ve verdim.
Yanımdan ayrıldı, biraz sonra geldi, elinde uzunca bir basılı kağıtla geldi, iki yeri işaret ederek ‘imzalayın!’ dedi.
Ben kimlik kontrolü yapıldığını düşünmüştüm.
‘Bu nedir?’ diye sorunca, ‘Burada hız 82 kilometre, siz bunu aştınız?’ diyerek gerçeği öğrenmiş oldum.
‘Nasıl olur? Ben Manisalıların konvoyundayım, herkes aynı hızla gidiyor. Herkesi bıraktınız beni ayırdınız, kalabalıktan ayıkladığınız?’ diye sorunca, ‘Onlar geçerken fren yapmışlardır!’ açıklamasını getirdi.
*- SÜRÜCÜNÜN HAKKI ve UYARI
Ben belki hız sınırını aştım ama yine de inanamıyorum.
Deyince, ‘2 milyon liranın üzerinde yazılan trafik cezamı bir ay içinde ödersem yüz 25 indirimli olacağını, belirtti.
Mahkeme kararı ile radar ile yapılan canlı kontrollerde sürekli tabelaların geçerli olmadığı, mutlaka sürücülerin uyarılması için anlık tabelaların kullanılması kararını vermişti.
Birçok yerde ‘geçici’ olarak tabela konur..
Neden, sürücünün hakkının korunması için…
Ama Manisa’da bu yok…
Yani uygulamıyorlar.
Ya da arada göstermelik oluyor, çoğu zaman tembellik öne çıkıyor.
Görev eksikliği var.
Bunu da hatırlatınca, bana iki milyon liranın üzerinde para cezası yazan trafik polis kardeşimiz, ‘İtiraz hakkınız var, mahkemeye başvurun!’ dedi.
Yahu ben Manisalı değilim, orada yaşamıyorum.
Bu itirazı genelde hukukçular, yani avukatlar yapıyor bütün gün işleri Adliye’de olduğu için…
Zaten itiraz edenlerin yüzde 90’ı hakkını alıyor.
Ama ben ‘Bu nedir?’ demeden uzatılan ve buraları imzala dedikleri evrakla cazayı kabul etmişim.
Boş bulunduğumdan, ‘itirazımı’ da yazmamışım.
Bir de para harcayıp avukat tutacağım…
Ya da gidip geleceğim.
Hem zaman hem de büyük para kaybı…
*- POLİSİ ve SÜRÜCÜYÜ KURTARIN
Halbuki bu durumlarda şikayetçinin, ya da itiraz edenin her türlü giderinin devlet tarafından karşılanması olabilir.
Ya da konuyu Manisa’da yaşayan yargıç ya da savcıların ele alması lazım.
Bence bu konuyu Manisalı CHP Genel Başkanı Özgür Özel de, halkı düşündüklerin belirten CHP’li belediye başkanı da ele almalıdır.
Öncelikle şehrin göbeğindeki, uçak pisti genişliğindeki bu ana caddede kilometre kısıtlaması olmamalı.
Zaten alt-üst geçitler de var, sinyalizasyon da…
Yani yayaların güvenliği zaten alınmış durumda, işıklandırma ve süslemeler ise bana göre Avrupai…
Bakalım, ‘Hak, hukuk, adalet!’ diyenler bu haksızlığın önüne geçecekler mi?
Trafik Polisleri de radarla, ceza yazmakla zaman kaybedeceklerine, trafiğin güvenli bir şekilde akışını sağlarlar, ana halterlerde köşe başlarında daha iyi hizmet verebilirler.
Ama kanun koyucular, ‘Maaş buradan çıkıyor!’ gibi bir basit düşünceye kapılırlarsa benim önerilerim de hikayede kalır…
*- ÇİNGENE GÜNÜ
Bornova’da çocukluk arkadaşım Ramazan vardı.
Bir ara ‘Çingeneler Derneği’ kurmuştu.
‘Kibarlık olsun’ diye mi, ‘gerçeği bu muydu?’ tam bilmiyorum.
O zaman Bornovalı Roman Kardeşim Ramazan’a sormuştum:
‘Sence size Çingene mi diyelim, yoksa yeni moda Roman mı?’ diye sormuştum.
Dernek başkanlığının etkisiyle mi, düşünmeden mi, düşünerek mi çıkaramadım, ‘Çingene’ diye yanıt vermişti.
Ben, çocukluk arkadaşım Ramazan’ın söylediği ‘Çingene’ sözünü genelde kullanmıyor, çoğunluk gibi ‘Roman’ sözünü kullanıyorum, dostlarım için…
Ama şimdi, bugün ‘Çingene’ günü, ‘Çingeneler’ günü..
Garipler günü…
*- DANS EDEREK
Çingenenin birine sormuşlar
‘Ne biçim yürüyorsun?’, diye
‘Yürümüyorum ki!’, demiş, ‘dans ediyorum.’
- Müziksiz dans mı olur?
*- Beynin varsa olur.”
Bu hikayeyi, Aleksandr Puşkin’in ‘Çingeneler’ adlı kitabından, eserinden aldım.
Neşeli kişilikleri ve özgün kültürleriyle dünyayı zenginleştiren Roman vatandaşlarımızın, 8 Nisan Dünya Romanlar Günü Kutlu Olsun…
*- PİRE- DEVE MESELESİ
Beşiktaşlılar grubuna, Aynur Can’ın önerisiyBle kabul edildim.
Eşrefpaşa’da bir zamanlar ablamın ‘Akın’ isimli pastanesi vardı, Eşrefpaşa camisinin bitişiğinde, milli boksör Ali Melek’in ‘Olimpiyat Pastanesi’nin tam karşısında.
Ben de yaz aylarında, okul tatillerinde pastanede çıraklık yapıyordum.
Kalfa sayesinde iki kez hırsız yakalamıştık, ‘dost’ görünümüyle pastaneye oturmaya ve sözde yardıma gelenlerden.
Biri varlıklı ‘İbrahim’ isimli biriydi, diğeri de ‘Kaptan’ dediğimiz, denizyollarında çalıştığı belirtilen adamdı.
Bir gün nasıl yakaladığımızı anlatırım.
Ablam bize şöyle demişti:
‘Pireyi çalan da deveyi çalan da birdir, aynıdır!’
*- USTA ve AĞABEY…
Şimdi Eşrefpaşalılar grubunun ‘vefa yüklü’ paylaşımı:
“Eşrefpaşamız'da bir dönem yaşamış olan, bir ustayı hep beraber analım
Bir dönemde; dillerde çok dolaşan ve çoğumuzun müptelâsı olduğu Müzeyyen Senar'ın repertuarının olmazsa olmazı ORMANCI Türküsünün bestekârı NAZMİ YÜKSELEN Usta'dan bahsediyoruz.
Evet; Usta ama, bizim Nazmi Abimizdi o.
1926 yılında doğduğu Milas'tan 23 yaşındayken İstanbul Radyosu THM sınavlarına girerek, radyo sanatçısı olur.
İstanbul'un ardından kısa bir müddet Ankara Radyosunda çalıştıktan sonra, 1958 yılında İzmir Radyosunda çalışmaya başlar.
İzmir'de ikâmet ettiği yer, EŞREFPAŞAMIZ'ın Yapıcıoğlu'sunda Aziziye Mahallemiz'in 575.nci sokağıdır.
Yani; bugün itibarıyla Öğretmenevleri mevkii olarak bilinen bölgedir.
Haftada bir akşam da KELLECİ BARUT ALİ'de toplanıp, muhabbetle karışık fasıl yaparlardı.
Ege Türkülerinin ustası Nazmi Abimiz 50'li yaşlarının sonlarına doğru, emekliliğini yaşamak için tekrar döndüğü memleketi Milas'ta 2015 yılının Mart'ında hayata gözlerini yumdu.
Bodrum Hakimi, Yasemenler dile geldi, Kara Ova Düğünü ve Haydar Haydar da, eserlerinden bazılarıdır.
Piyasaya, 50'ye yakın 45'lik plâğı çıkmıştır.
DEVLET SANATÇISI olma onuruna da erişen ustamıza Allah'ın rahmetini dilerken, bizlere komşuluk ve dostluk yaptıkları vesilesiyle de, kıymetli Ailesi'ne evlatlarına şükranlarımızı sunuyoruz.
Hatırasına saygılarımızla…’
Eşrefpaşalı dostlara bu güzel jest ve vefa duygularından, bu önemli ismi bizimle paylaştıkları için yürekten teşekkür ediyorum.
Mutlaka ve mutlaka hepimizin mahallesinde, şehrinde böyle değerli insanlarımız, büyüklerimiz vardır.
Bunlar mutlaka ortaya çıkarılmalı, gençlerle buluşturulup hatıraları canlı tutulmalıdır.









0 Yorum