BAŞARILI VE UYUMLU OLANLA AHBAP OLUN
*- ZİHNİNİZİ TEMİZLEYİN Nadide Apaydın Akbulut sabahın erken saatinden benimle paylaşmış. ‘Kaba konuşma insanı içeriden yok eder!’ demiş. Budist psikolojisine göre, enerjinin en büyük kaynağı konuşmadır ve aynı zamanda en çok enerji kaybettiren şey de yine konuşmadır. Hristiyanlık ise ‘İnsanın ağzına giren değil, çıkan şey önemlidir’ der. Pek çok aziz ve bilge, boş sohbetlerden uzak kalmak için kendilerini toplumdan izole etmişlerdir. Vedalarda boş konuşmaya ‘prajalpa’ denir ve bu, hem manevi hem de maddi gelişimin önündeki en büyük engellerden biri sayılır. Çünkü insanı tanımlayan şey, onun konuşmasıdır. Bir insan üç alanda gelişmelidir: 1. Önce bedenini iyileştirmeli, 2. Ardından bir dilbilgisi uzmanı gibi konuşmasını izlemeyi öğrenmeli, 3. Son olarak da zihnini temizleyip mutlak hakikate ulaşan bir filozof gibi yaşamalıdır.
*- BEDENDEKİ KARANLIK NOKTA
Sağlık ve maddi refah, doğrudan bir insanın konuşmasına bağlıdır. Konuşma ve dinleme becerisi, iş dünyasında bile başarı için temel unsurlar arasında sayılır.
Buda, ‘bir kelimenin bile’ bir insanı öldürebileceğini söylemiştir.
Vedik astrolojiye göre, gölge gezegen Ketu öfkeyi temsil eder.
Ani ve sert tepkilerle ilişkilidir.
Hatta Ketu, kurtuluşu bile olumsuz yoldan verir.
Kaba, kırıcı ve saygısız konuşmanın sonucu, kişinin hem manevi hem de maddi olarak elindekileri kaybetmesidir.
Vedik medeniyette, herkes konuşmalarını izlemeyi öğrenir.
Çünkü aptal bir insan, konuşmaya başladığında bilgelerden ayırt edilir. Konuşmanın enerjisi çok güçlüdür.
Kaba, aşağılayıcı ve negatif insanlarla sık iletişim kuran kişilerde zamanla ince bedende karanlık bir nokta oluşur.
Bu da birkaç yıl içinde fiziksel hastalıklara, hatta kanserli tümörlere dönüşebilir.
Konuşma, canlılığın bir tezahürüdür.
*- KONUŞMA KUTSAL ARAÇTIR
Ayurveda’ya göre bu, evrensel enerji olan Prana’nın yansımasıdır.
Konuşmanın amacı, insanı İlahi’ye yaklaştırmaktır.
Pratik konuları çözmeye, insanlarla iletişim kurmaya hizmet etse de, özünde kutsal bir araçtır.
Ne kadar çok Prana’n varsa, o kadar sağlıklı, karizmatik, başarılı ve uyumlu bir insan olursun.
Ancak konuşurken, özellikle eleştirirken, yargılarken, küfrederken ya da öfkeyle tepki verirken; bu enerji tıpkı yıkanmış bir çamaşır gibi kirlenir.
Başarılı insanlar hoş konuşur ve konuşmalarını kontrol edebilirler.
Olumsuz, kaba, kırıcı konuşan kişiler ise hayatın her alanında en alt sıralarda yer alır.
Doğu kültürlerinde, konuşmasını kontrol edemeyen kişi, Batı’da profesör olsa bile ‘ilkel’ kabul edilir.
Konuşmalarımız karmamızı belirler.
Birini eleştirdiğimizde, onun kötü karmasını ve olumsuz özelliklerini kendi üzerimize alırız.
Birini översek, onun güzel vasıfları bize geçer.
İlahi özellikler, bu şekilde kazanılır.
*- İŞİN OLMASINI İSTİYORSAN, KİMSEYE SÖYLEME!
Batı felsefesi, başarılı ve uyumlu insanlar hakkında düşünmeyi ve konuşmayı önerir.
Ancak bencillik ve kıskançlık arttıkça, bir başkası hakkında iyi konuşmak da zorlaşır.
Bu yüzden, kimseyi eleştirmemeyi öğrenmeliyiz.
Bizi eleştiren kişi, kendi iyi karmasını bize aktarır; bizim kötü karmamızı da üzerine alır.
Bu nedenle Vedalar, eleştirilmekten korkmamayı, aksine bundan fayda görmeyi öğütler.
Mahabharata der ki:
‘Bir işin olmasını istiyorsan, kimseye söyleme.
Bir kişiye bile anlattığında gerçekleşme ihtimali %80 azalır – özellikle kıskanç ve açgözlü birine.’
Az konuşan, düşünerek konuşan insanlar daha çok şey başarır.
Enerjilerini boşa harcamazlar.
Cahillerin konuşmaları ise hakaret, iddia, kınama, tehdit, öfke ve nefretle doludur.
Bu tür insanlar, başkaları hakkında güzel bir şey duyduğunda bile rahatsız olabilir.
Onlar, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde çevrelerindeki insanları öfkeye, kıskançlığa ve negatif duygulara sürüklerler. Bu tür duygularla beslenirler.
Zehirli mizahları, genellikle zorbalık ve başkasının acısı üzerine kuruludur.
Tam anlamıyla yanılsama içindedirler.
*- İLETİŞİM KURMAYIN
Evren, bu insanları genellikle ağır kader darbeleri ve hastalıklarla tedavi eder.
Zihinsel hastalıklar da hızla gelişir.
Bu nedenle bu kişilerle iletişim kurmaktan kaçınmak gerekir.
İddia hâlindeyken, kalbin enerji merkezi tıkanır.
En yaygın iddialar:
– Kadere,
– Etrafındaki insanlara,
– Kendine ve hayata karşıdır.
İddialar sadece sözle değil; düşünceler, ses tonu, iletişim tarzı ve hayata bakışta da kendini gösterir.
Her iddia, insanın enerjisini tüketir, kalbini kapatır ve ruhunu yorar.
Sonuç olarak:
Konuşman, senin kim olduğunu belirler.
Konuşmanın, hem kendi ruhuna hem başkalarının hayatına etkisi büyüktür.
Bu yüzden konuşmalarımıza dikkat etmek, bir nezaket meselesi değil, bir farkındalık ve sorumluluk meselesidir.
*- KÖŞE BAŞINDA MI BEKLİYORLAR?
Nadide Hanım bana bu paylaşımıyla sorumluluklarımızı anımsattı, bir de sinek dediğim trolleri…
Ahlaktan bahseden biri, akıllı telefonundaki kameranın karşısına geçmiş, Atatürk’ü ağızlarına almayanların, kadınlar için söyledikleri hutbeyi ele almış ve ‘sözde o’pu’ olarak gördüğü kadınları anlatmış da anlatmış.
Sanırsınız yollar yarı çıplak, orası burası açık ve görünün genç kadınlarla kaynıyor.
Ve bunların beklentilerinin, bu tip giyinen, ya da çıplak sokağa çıkanların ki bunlar büyük ihtimalle CHP’li ve muhalefette olanlar, dernek ve sivil toplum örgütlerine üye olanlar, hutbede kendilerinden söz edilmeleri ve ‘fetva verilir gibi!’ ‘Cehennemlik’ değil olduklarının açıklanması.
Bunlar bu yüzden hutbelere karşılar.
Nereden nereye?
Bak sevgili kardeşim;
Senin anlattığın gibilerin sayısı üçü beşi geçmez.
Bence sen git, bacını bir araştır, bakalım köyünden şehre gidince nasıl giyiniyor.
Bir zamanlar söylenirdi;
Suudi Arabistan’dan, hatta Tahran’dan İstanbul’a ya da Avrupa ülkelerine giden uçaklarda, tuvalete giren kadınla, çıkan kadın arasındaki farkı anlatsınlar.
Bir şehrimizde tuvalet görevlisi söylemişti, önce anlamamıştım ne demek istediğini:
‘Burada erkekler tuvalete ikişer ikişer giriyor!’ demişti.
Yemin ederim böyle…
O zamanlar bunu yazmış, saatiyle anlatmıştım, yani kameradan bulunurlar diye…
Şimdi bir gerçeği ele alalım, bakalım bu karşı görüşlülere saldırıp insanlarımızın kafasına zehir yerleştiren sevgili trol kardeşim ne diyecek?
Devletin resmi ajansının, yani bizim vergilerimizle ayakta duran kurumun haberine göre, fuhuş ruhsatı alanların sayısı araç sayısını geçmiş…
İşte bunun nedenini bulmak, araştırmak lazım değil mi?
Bu garibime göre ‘Neden’ acaba?
Bir de kimler bunlar, ya da dünyanın en eski mesleğini seçenler?
Hani yollarda, ‘cıbıldak’ gezenler mi?
Sayıları kaç?
Köşe başında durup bunların geçmesini bekleyip, bunları sayıp, anketle ‘Hutbe’ için ne dediklerini, düşüncelerini mi öğreniyor?
Sen bırak bunları, ibadetini yap!
Bu tiplerle ilgilenenler var.
Bir zamanlar var, şimdi var mı?
Polis teşkilatının içinde ‘ahlak polisi’ vardı.
Aklımda kaldığına göre, birimin başında da, herkesin saygı duyduğu ‘Ayhan Baba’ dedikleri bir ‘Babacan’ baş komiser bulunuyordu.
İşinde titizdi, yasaları da çok iyi bilir, görevini dürüst olarak yürütürdü.
*- OTURUN, OTURDUĞUNUZ YERE
habire ‘65 yaş üstündekiler!’ diye, emeklileri küçümseyenler, aralarında konuşurken ‘Sabunluklar’ ya da babalarına bile ‘moruk!’ diye seslenenler var ya, bunlar için Rasim İşel yazmış:
“Bizler ilkokulda yurt bilgisi, lisede mantık sosyoloji, felsefe, okuyan, ilk ve ortaokul ile liseyi karne notu kaç olursa olsun bitirme sınavına girerek bitirmiş bir nesiliz...
Onun için biz, kim 500 milyar ister programında 15 bin lirayı hiç joker kullanmadan %90 kazanabilen nesiliz.
Biz her dönem 3 yazılı 1 sözlü imtihan olan nesiliz...
Biz kopya çeken ama kopya hazırlarken öğrenen bir nesiliz...
Biz anasını babasını bakım evine terk etmeyen; yakınının, ‘dostum’ dediğinin cenazesine ‘tatildeyim’ diye gelmeyen nesil değiliz...
Biz şahsiyet sahibi olması için her şeyden sorumlu tutulan, kendine güvenen, sevgiyi saygıyı fedakârlığı, dostluğu, vefa duygusunu, yerine göre başkalarının yaşamı için kendi yaşam tarzından fedakârlık eden nesiliz...
*- KENDİ AİLEMİZ GİBİ
Biz arkadaşımızın ailesini kendi ailemiz kabul eden yaşam anlayışını buna göre dizayn eden, psikologlarla, pedagoglarla şekillendirilen değil, psikolojik sorunlarını aile ve mahalle ilişkileri içinde parasız çözen, anasına babasına ailesine egosundan fedakârlık edip maddi manevi kol kanat geren nesiliz...
Biz bugün kırk yıllık arkadaşlarını köşe bucak arayan onlarla birliktelikten zevk alan, öğretmeninin elini öpmek için yarışan nesiliz.
Semt çocukluğunu, mahalle terbiyesini büyüklere saygıyı görmüş, kabadayı dediğimiz mahallenin bilekli ve yürekli delikanlısını bizi soyan, taciz eden değil, bizi koruyan kollayan bir ağabey olarak bilen bir nesiliz...
Misketi, çemberi, uçurtmayı. birdirbiri, topacı, uzun eşeği, saklambacı, üç taşı, gazoz kapağı, sigara kâğıdı ile ceviz oyunu, kovalamacayı, ip atlamayı, seksek'i, üçgen (şeytan uçurtması) uçurtmayı, çivili futbolu, 9.taşi, yakan topu oyun olarak bilen, futbolu, voleybolu, basketi, yüzmeyi tüm imkânsızlıklara rağmen spor olarak yapan bir nesiliz...
dışarıda yemek yemenin çok nadir olduğu, ağız şapırdatmanın ayıplandığı, her lokmanın eşit paylaşıldığı, çay bardağındaki şekerin kaşıkla karıştırılırken çıkan sesin yüksek olmasının ayıp olduğu bir nesiliz....
Damak tadı güzelim Türk mutfağına göre, anne ellerine göre ayarlanmış insanlarız...
*- ETİ SENİN, KEMİĞİ BENİM
Ebeveynlerimizin öğretmenimize eti sizin kemiği benim diye teslim ettiği, öğretmenlerimizin bu emaneti gözlerinden sakınarak koruduğu, kulağımızı çeken öğretmenimizi evde şikâyet edemediğimiz, öyle bir durumda babamızdan da azar işiteceğimizi bilen bir nesiliz...
Şimdi görüp, duyduğumuz, öğretmenin çocuğa bir siteminde anne, baba, dayı, hala, enişte, bacanak, hep birlikte okul basıp ‘Sen bizim çocuğumuzun psikolojisini nasıl bozarsın?’ diye öğretmen döven bu nesille uzaktan yakından bir ilişkimiz yok bizim.
lise mezunu arkadaşlarımızın bugünkü üniversite mezunlarının yanında ‘doktora yapmış bir insan kalitesinde’ olduğu bir neslin çocuklarıyız....
Siz bizim nesli küçümsemeyin çünkü biz öyle yetiştirildik ki; maskemizi de takar, mesafemizi de korur, kalabalıklara girmez, hem kendimizi hem sizleri koruruz...
Bence bizim nesil'e benzemeye çalışın...
Çünkü biz bin yıllık Türk gelenek göreneklerinin süzgecinden geçebilen son temsilcileriz..!”
Hani işini gücünü bırakıp, kendi yakınlarının halini görmeyip, başkalarının namusuna söz eden troller var ya, bu satırları dikkatle okusalar da anlarlar mı, çıkaramıyorum.
Bu satırları bir değil bin defa yazsak yeridir, bazı kaz kafalılar için.
*- SU TESTİSİ…
Sakın hiç kimse üzerine almasın…
Hikaye bu ya, ülkenin birinde çok rüşvetçi ve gece gündüz mafya üyeleriyle oturup kalkan onların işlerini takip eden bir savcı varmış...
(‘İtalya’daki temizeller operasyonu) üzerine bu hikaye yazılmış olabilir.
Benim ki sadece bir tahmin…’)
Devlet memuru olduğu halde bir restoranda ortak olmuş rüşvet pazarlıklarını yıllardır orda yapıyormuş.
Uyuşturucu, cinayet, çete suç dosyalarında adliyedeki hakim ve savcı arkadaşlarına aracılık ederek servet yapmış.
Bir çok savcı ve hakim ile suç ortağı olduğu için; parasını alıp dosyasını halletmeyip, mağdur ettiği kişilerin onca şikayetine rağmen kimse dokunamıyormuş.
Fakat bir gün ünlü bir İtalyan mafya üyesini tahliye ettirmek için aldığı yüklü paraya rağmen adam ağır ceza alınca, beklenen sonu gelmiş, birine, örneğin yakınındaki bir garsona infaz yaptırtmışlar.
Yani su testisi, suyolunda kırılmış…
*- BULURSAN KORU…
Sevgili okuyucularım şunlar da aklınızda olsun;
Birinci kural şudur:
Kendine inan ve güven!
İkinci kural;
Kendi mutluluğunu başkalarının eline bırakma,
Üçüncü kural:
İyi bir kalbe sahip olmaktan pişman olma, Tüm iyilikler geri döner ve çoğalır.
Bu hızla bir iki kural daha ilave edeyim:
Şu an sahip olduklarını, önceden ne kadar çok istediğini hatırla ve onların değerini bil!
Bazılarında gördüğün gibi ‘kıskançlık’ özgüven eksikliğidir.
Sadakat nadirdir, bulursan, koru!..
*-









0 Yorum