BİR ZAMANLAR AYDIN TEKSTİL
*- ‘KOYVER GİTSİN!’ Ne derler; ‘Yüreksiz insanlar, küreksiz sandal gibidir! Onlarla bir yere gidemezsin, ancak kendini yorarsın.’ Bir de ‘mangal yürekli’ olanlar vardır, Aydınlı Meslektaşım Atilla Dağıstanlı gibi… Aydınlı Atilla Dağıstanlı’yı size tanıtmak için bir anısını anlatacağım ama önce şunu söyleyeyim: ‘Mutsuz yaşamanıza neden olan hiçbir şey için savaşmayın! Yolunuzu değiştirin. Bu pes etmek değildir. Bazı şeyler savaşmaya değmez. Sizin kıymetinizi bilmeyen insanlara zaman ayırmaya gerek yok.’ Atilla’ya bunları söyleyince şöyle özetliyor: ‘Koyver gitsin, be Yaşar!’ Ama; Özlüyoruz işte biraz geçmişimizi, çocukluğumuzu, kaybettiklerimizi. Eskiye dair her şeyi!... Şimdi sözü kadim dost Atilla Dağıstanlı’ya bırakacağım, ‘Karanlıkla uyananları’ anlatsın…
*- KARANLIKTA UYANANLAR
‘Karanlıkta uyananlar’ı duyunca, bu günlerde işine gidenlerden çok, yavrularımızı, yani küçük öğrencilerimizi anımsadım.
Bu satırları yazarken, her yer karanlıktı…
Ama evlerin ışıkları yanıyor, çocuklar yataklarından ‘Haydi okula’ diye kaldırılıyordu.
Sokağa kulak verdim…
Servis arabalarının motor seslerini duyuyordum…
Bir de konuşmalar geliyordu kulağıma…
Komşular ve gelip geçenler…
Yani karanlıkta uyanıp, yola koyulanlar…
Şimdi de Atilla Dağıstanlı’nın anımsattığı ‘Karanlıkta Uyananlar’a dönelim:
‘ Karanlıkta Uyananlar’ Başrollerini Fikret Hakan, Beklan Algan ve Ayla Algan’ın paylaştıkları 1964 yapımı sosyal içerikli bir film.
Filmin ana konusu emek-sermaye ilişkisi…
O yıllarda boya yurtdışından getirilmektedir.
İstanbul’da, boya üretimi yapan bir fabrikada çalışan işçilerin sabahın alaca karanlığında yollara düşüp işlerinin başına gitmeye çalışırken; işçilikten gelme patronun, haklarını arayan eski arkadaşlarına, ‘Bundan daha fazla para veremem. Beğenmeyen çeker gider!’ tehdidini savurarak yeni sınıfına uyum sağlayarak sermaye sınıfının savunucusu olmasının öyküsünü anlatmaktadır.’
*- BİR ZAMANLARIN, ‘AYDIN TEKSTİL FABRİKASI!’
Şimdi gerçeğe dönelim, Atilla’nın ağzından, bir yaşam öyküsünü dinleyelim:
‘1973 yılı içindeydik.
Sanırım o zaman Aydın Tekstil Fabrikası’nın Genel Müdürü de Fuat Becerik idi.
Aydın Tekstil Fabrikası üç vardiya olarak çalışırdı.
Gece Aydın Tekstil Fabrikası’nın vardiya başlangıç borusu çaldığında anlardık ki saat:22.30
Dünyaca ünlü poplinleri, kadifeleri üreten 2500 kişinin çalıştığı, en az 10 bin kişinin ekmek yediği o güzelim fabrika Aydın’ın ve ülkenin gururuydu.
Ne yazık ki bencil, yetersiz, bilinçsiz siyasetçilerin oyuncağı durumuna getirilen o güzelim eser işe göre adam değil de adama göre iş ve ‘KART HAMİLİ YAKİNİMDİR’ kartvizitleri ile işe alınarak şimdiki sonu hazırlanmış oldu.
Aydın Tekstil yönetimi her yıl yazın ‘POPLİN BALOSU’ düzenlerdi.
Aydın’da Tekstil işçilerinin üye oldukları TEKSİF SENDİKASI vardı.
Şube başkanı da Burhan Cahit Taşkın ağabeyimizdi.
İzmir’de Demokrat İzmir Gazetesi’nde çalışıyordum.
Tanrı rahmet etsin, genel Müdür Fuat abi (Becerik) beni de arayarak davet etmişti.
Şimdi oyun alanı durumuna getirilen fabrika bahçesi ana-baba günüydü…
Sanırım ‘KARANLIKTA UYANANLAR’ filminin ekibinden de birileri vardı.
Yazlık sinema gibi bir alan hazırlanmıştı…
Beyaz perde de ‘KARANLIKTA UYANANLAR’ filmi oynuyordu…
*- İMRENEREK SEYREDENLER
Davetliler masalarında içkilerini yudumlayıp, seyrederken, tel örgüler arasından da o yaratıcı emekçiler parmaklarını tel örgülerin arasına sokmuş, eğlenen protokolü imrenerek seyrediyorlardı.
Film bittiğinde, nasıl oldu anımsamıyorum, film yöneticilerinden birisi benim düşüncemi sordu:
Serde solculuk, emekçilik var, sendikacılık var, susmak olur mu?
Ayağa kalktım, mikrofonu aldım.
O tel örgülerin arkasından bizleri seyreden o güzel insanları, emekçileri göstererek, ‘Burada olması gereken emekçiler, tel örgüler arkasından bakıyor!’ dedim.
*- ‘DUR OĞLUM!...’
Emekçilerin bana gösterdikleri ilgi sürerken,5-6 kişi parmaklarını, yumruklarını sallayarak, küfür ederek üzerime doğru gelmeye başladılar.
Sahneye yaklaştıklarında durdular.
İçlerinden birisi bana ‘Ne demek istiyorsun?’ gibi bir şeyler söyledi.
Anlattım.
Sanıyorum, ya o anlamadı, ya da ben anlatamadım.
Hışımla üzerime yürürken tel örgülerin arkasından bir kadın emekçi bağırdı:
‘Dur oğlum! O gazteci bizi savunuyor!’ dedi.
Yaşıyor mu bilmiyorum; ama o arkadaş anasının sesini duyunca çakıldı kaldı.
Sonra ne mi oldu?
Tanrı rahmet etsin Genel Müdür Fuat ağabeyi o emekçileri de gidip çağırdı ve hep birlikte POPLİN BALOSU’NU vukuatsız bitirdik.
*- UNUTULMAYAN BİR GECE
Ve o gecede de saat:22.30 da vardiya borusu öttü; ama çalgı sesinden duyan olmadı.
Ne zaman Aydın Tekstil Fabrikasının önünden geçsem, hep o geceyi anımsarım…
Kim bilir belki her gece saat: 22.30 da Tekstil’in vardiya borusu çalıyordur da benim gibi duyanlar da oluyordur.’
Aydınlı, sevgili Atilla Dağıstanlı da benim gibi düşünmüş;
‘Karanlıkta Uyananlar Var mı?’ diye sorarsanız sadece okula giden öğrencileri söyleyebilirim…’
‘Karanlık’ denilince aklıma geldi.
*- TRENDEN ÇIKANLAR
Şimdi sizi yine eski yıllara götüreceğim.
Konuyu açan ve araştıran Yazar Melih Esen Cengiz, bizi Aydın’dan İstanbul’a götüren Yazar, ‘Ayasofya’da Bir Çığlık’ isimli romanını gerçek yaşamdan esinlenerek, araştırarak kaleme almış.
Gerçek şu:
‘1943’ün Şubat ayında, İstanbul halkı, Türkiye İkinci Dünya Savaşı’nda yer almadığı halde hâlâ endişe içerisindedir.
Ayın 25’inde Sirkeci’ye gelen bir tren ise halkın hem ilgisini çeker hem de korkmasına yol açar.
Çünkü bu Üçüncü Reich’ın özel trenidir ve 1921’de Almanya’da suikasta kurban giden Osmanlı’nın son Sadrazamı Talat Paşa’nın Türk bayrağına sarılmış tabutunu taşır.
Üstelik savaşın civcivli bir ânında bu trende, hem de Almanlar’ın Leningrad kuşatmasında Ruslarla başı dertteyken, birçok önemli Nazi subayıyla bir Alman general vardır.
General, hazır Talat Paşa’nın naaşı yurda dönmüşken ziyarete kapalı olan ve müze olarak kullanılan Ayasofya’yı da ziyaret etmek ister.
Ankara ‘Hayır!’ diyemez.
Hatta İstanbul’a iki istihbarat (MAH) üyesi de yollanmıştır.
*- HALÂ ŞÜPHELİ
Ancak sakin bir ziyaret ümitleri, iki ölümle yıkılır gider.
Aya Yorgi Kilisesi'nin genç Rum Ortodoks Papazı Mikhail Harmanlis ziyaret günü caminin minaresinden düşüp ölür.
Sultanahmet Camisi imamı Muhlis Zafer’in cesedi de gene Ayasofya’da bulunur.
Ankara uzak durmayı tercih edince, her iki cinayetin soruşturması, Sultanahmet Karakolu komiseri Atilla’ya verilir.
Komiser, Paşa’ın yabancısı değildir.
Bir dönem emir subaylığını yapmıştır.
Hatta rahmetlinin traş olduğu çatlak ayna da ondadır, hâlâ kullanır. Karakol ise, Talat Paşa’nın eski köşküdür.
Türk ordusundan yüzbaşı rütbesiyle emekli olan karakol amiri Atilla ile komiser muavini Mesut cinayetleri çözmek için çalışmaya başlar, ama pek destek göremezler.
Almanlar besbelli korundukları için, onları sorguya bile çekemezler. Heyetle gelmiş Alman sanat tarihçi Simon Edelstein bile koruma çerçevesinde kalır.
*- SÖZÜM VAR
Tarihi gerçeklerin ele alındığı romanların sonunda, sadece ama sadece okur gerçeği yakalar.
Okumayı sevenlere sözüm:
Dikkat edin bakın, gerçekleri ele alan yazarların kahramanı, genellikle göreceli doğrularla yetinir.
Ama siz okurlar, çeşitli yorumları yaparsınız anlatımlarınızda.
Yorumlarınız gerçeği dile getirir, zamanımızda olduğu gibi.
Her roman, her anlatım gerçekleri dile getirir ve yıllarca aklımızda kalır.
Karakterleri bizleri anlatır.
Bu yöntem de bizi olaylara bağlar, sayfalara bağlar.
Dikkat çeken bir konuya da değineyim:
Bazı ünlü romanlarda hep merkez olarak Ayasofya alınmış.
Kritikçilere, Sevin Okyay’a göre, son yıllarda iki dünya savaşı sırasındaki İstanbul’un mekânı olduğu kitaplara rastlamaya başladık.
Bir dünya savaşından uzak kalmayı başarmış Türkiye’yi ve İstanbul’u, ‘Şehrin üstüne çökmüş’ mecazi bulutları Kitap Dergisi Ödüllü Burak Özgüç ‘Eski Şehrin Gölgesinde’ ve ‘Bahar Temizliği’ romanlarında anlattı.
Suat Duman ise ‘1918: Ah Dehşet, Dehşet Dehşet’ serisiyle savaşın ta göbeğindeki İstanbul’u ele aldı.
Melih Esen Cengiz’in ‘Ayasofya’da Bir Çığlık’ının merkezine gelince, o merkez, İstanbul’un da merkezi olan Ayasofya…’
Bunları ele almamı, İzmirli Usta Gazeteci Melih Dizdaroğlu neden oldu.
Saygın gazeteci Melih Dizdaroğlu ile sevgili eşi emekli Fransızca öğretmeni Nesrin Dizdaroğlu hastanede ziyaretime geldiklerinde, ‘İyileşince birlikte Sultahahmet ve Ayasofya’yı gezeriz’ önerisinde bulunmuşlardı.
Şimdi havaların düzelmesini bekliyoruz, tabi karanlıkların da geride kalmasını…
*-









0 Yorum