Telefon
WhatsApp
'BU SAVAŞ BENİM SAVAŞIM DEĞİL!'


YAŞAR EYİCE

 

KIRMIZI GELİNCİKLER

Alistair John Taylor bir Anzak askeri.

Çanakkale Savaşı sırasında ailesine, Gelibolu’dan 1915 yılında bir mektup yazar.

Bu mektup müzede saklı.

Şimdi sözü fazla uzatmadan hemen Alistair John Taylor’a verelim;

“Sevgili ve bir zamanlar mutlu ailem.

Gelibolu cehenneminden hepinize merhaba!

Bu mektubu size yazmak niyetinde değildim. Aslında ben artık kimseyle konuşmak kimsenin, kimsenin yüzünü görmek istediğimden de emin değilim.

 

*- GELİBOLU BÜLBÜLLERİ

 

Hem siz benim buraya ‘cehennem’ dediğime bakmayın, burası hakikaten güzel bir yer.

Üzerleri toz toprakla örtülmeden önce zeytin ağaçlarının bolluğu, savaşa aldırmadan her yanda pıtır pıtır açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları yarımadayı kızıla boyayarak batan güneşin insanın içini acıtan güzelliği ve bir de Gelibolu bülbülleri.

Gelibolu da hâlâ un ufak olmadan kalan küçük bir ruh parçam mevcutsa bunu bülbüller sağlamıştır.

Eğer o sırada bir Türk öldürmüyor ya da Türkler tarafından öldürülmüyorsak, Gelibolu'nun muhteşem gurubunu seyrediyoruz.

Ege Denizi'nin içine gömülen güneşin biraz önce Pasifik Okyanusu’ndan yükselerek Yeni Zelandada ki ertesi günü aydınlattığını bilmek insanın canını acıtıyor.

Fakat bu acı hissi çok kısa sürüyor, sonra yeniden katılaşıyorum.

 

*- YAŞAYAN BİR SAYI!

 

Artık saatlerce hiçbir şey hissetmiyor ve duymuyorum.

Bu arada sadece bakıyor, saklanıyor, ateş ediyor, süngü takıyor, düşman öldürüyor, bit ayıklıyor, yemek diye verdikleri kuru bisküvi, kraker, kuru et parçalarını kemiriyor, zaman olursa yatıyor, çok ender olarak da uyuyorum.

Ben artık sadece bir Anzak askeriyim.

Ne sevdiğim şarkılar, yemekler, kokular ne de sevdiğim insanlar...

Ben artık bir sayıyım.

Yaşayan bir ‘sayı.’

Ölürsem o zaman da bir ‘sayı’ olacağım.

Vatan uğruna kahramanca ölmüş bir sayı.

Kahramanca ve vatan uğruna!

Kahramanlık mı? Hadi yaa!.

Kahramanlık zorla olmaz.

 

*- ‘ASIL KAHRAMAN TÜRKLER’

 

Vatana gelince...

Burası Türklerin vatanı ve ‘bu savaş bizim savaşımız değil.’

Bizler İngilizlerin de söyledikleri gibi sadece ‘hevesli oğlan’ çocuklarıyız. Asıl kahraman olan Türkler.

‘Johnny Türk’ dediğimiz Türkler vatanlarını savunmak için bize karşı çok ağır şartlar altında direniyorlar ve kahramanca ölen asıl onlar.

Geçen hafta ölüleri gömmek için karşılıklı ateş kes ilan edildiğinde ilk defa Türkleri yakından ve canlıyken gördük.

Türkler bize anlatılan canavarlara benzemiyordu...

Onlar da gözlerinde endişe ve keder olan genç insanlardı...

Onlarında arkalarında bekleyen üzüntülü aileleri, yaşlı anne-babaları, karıları belki de sevgilileri vardı.

Onlar da yaralanınca acı çekiyor, onlar da gencecik hayallerini bırakıp ölüyorlar. Türkler de insandı.

 

*- DÜŞMANIM, ‘ARKADAŞIM TÜRK’ OLMUŞTU

 

Bana ‘sigara ikram eden’ iki Türk'e ben de ‘konserve et’ verdim, ama kabul etmediler.

‘Bu sığır etidir’  dediysem de inanmadılar.

Aslında anlamadılar.

O zaman ellerimle kafama boynuz yapıp öküz gibi böğürdüm.

Güldüler.

Ben de güldüm.

Orada savaş meydanında etrafımız askerlerin cesetleriyle doluydu, biz düşmandık ve birbirimize gülüyorduk.

Bana sigara ikram eden Türklerden biri, ‘Sen no İngiliz?’ diye şaşırarak sordu.

‘Ben İngiliz değilim’ dedim.

Sonra elini uzattı?

‘Ben TÜRK’ dedi.

Bana uzatılan eli tuttum.

Orada, Gelibolu’nun en kanlı savaşlarının yapıldığı o tepede, el sıkıştık. Ben artık bu adamla nasıl düşman olabilirdim?

Ben bu adamla neden düşman olmuştum ki?

Düşmanım o anda artık arkadaş Türk olmuştu.

 

*- BU SAVAŞTA ÖLMEYİ REDDEDİYORUM

 

Ben bu savaşta ölmeyi reddediyorum.

Bu benim savaşım değil.

Fakat yaşamak için de hiç isteğim kalmadı.

Tanrım günahlarımı affet.

Hepinizi çok seviyorum.

Ebediyen sizin oğlunuz, Alistair John Taylor…”

 

*- ALTIN TERLİKLER

 

Manolya Naldemirci araştırmayı seven ve bizlerle paylaşan değerli bir okuyucumuz, arkadaşımız.

Birçoğumuzun bilmediği bir konuyu da bizimle birlikte gündeme getirip paylaşmış.

Manolya Hanım’ın belirttiğine göre:

“Atlar doğduklarında toynakları kauçuk parmaklarla kaplıdır.

Bilimsel adı eponychium olup, ‘peri parmakları’ veya ‘altın terlikler’ olarak da bilinir.

Amaçları, kısrağın rahminin gebelik sırasında zarar görmesini önlemek ve tayın doğum kanalından güvenli bir şekilde geçmesini sağlamaktır.

 

*- YÜRÜMEYE BAŞLAYINCA

 

Tayların ‘terlikleri’ yapraklı yapılardır, yani artık ihtiyaç duyulmadığında kaybolacaklardır.

Bu, genellikle 24 ila 48 saat süren kademeli bir süreçtir.

Tay doğduktan hemen sonra sertleşmeye başlarlar.

Tay yürümeye başladığında, ‘terlikler’ yavaş yavaş aşınır ve hepimizin aşina olduğu sert toynaklar ortaya çıkar.

Tüm toynaklı hayvanlar eponychium ile doğarlar.

 

*-  ÇOCUKLARIN HEYECANI

 

Deprem sonrasıydı.

Köyün hemen hemen tamamı zarar görmüş olsa da, köylüler, ‘yokluk belası’ deyip, yıkık dökük evlerinde yaşamaya devam ediyorlardı.

Köyün tek sınıflı okulu da kapalıydı ama çocuklar sınıfta toplanmış, heyecan içinde, kırık camlardan dışarıya bakıyorlardı.

Çünkü birazdan onlar için toplanılmış kıyafetler gelecekti.

Hepsinin yüzünde tebessüm ve sabırsızlık vardı.

Aslında kıyafetler geçen hafta okulda olacaktı ama günlerdir süren kar yüzünden yollar kapanmış ve kavuşma anca bugüne kalmıştı.

 

*- KİME NE DENK GELİRSE

 

Sınıfın ortasında, artık yanmayan eski bir odun sobası, yeşil duvarlarda çocukların çizdiği resimler, alfabe ve çarpım tablosu vardı ve sıralar, masalar, hepsi hemen hemen artık kullanılmayacak haldeydi.

Siz benim okul dediğime de bakmayın, burası sadece, beş ayrı sınıfın bir arada ders yaptığı küçük bir odaydı.

Geçen yıl okula gelen Devrim Öğretmen'in güler yüzü ve güler yüreği de olmasa, çocukların hiçbiri bir gün bile bu odaya girmek istemezdi.

Derken, beklenilen minibüs yolun başından göründü.

Çocuklar çığlıklar atarak önce birbirlerine sarıldılar, sonra da dışarıya koştular.

Minibüs karları çamurları yara yara gelip, okul kapısının önünde durdu ve arka kapıyı açan adam, siyah poşetlerin içindeki montları, kazakları ve botları alelacele ve gelişigüzel minibüsün etrafını saran çocuklara atmaya başladı.

Artık kime ne denk gelirse!

 

*- KAPAN KAPANA…

 

Her ne kadar okul görevlisi çocukları sakinleştirmeye çalıştıysa da, pek başarılı olamadı.

Minibüse uzanan küçücük ellerin tek derdi vardı, havada uçan kıyafetlerden bir tanesi yakalamak.

Dağıtımı yapan adam beş dakika içinde poşetlerin hepsini boşalttı, ne var ne yok çocukların üstüne attı ve geldiği gibi, hiç konuşmadan etmeden çekip gitti.

Çocuklar o harala gürele içinde kapabildikleri kıyafetleri denemeye başladı.

Kimine bir çift bot, kimine mont, kimine de sadece kazak...

 

*- ÇARESİZ GÖZLERLE…

 

İstediklerine denk gelenler mutluydular ama içlerinde bir kız vardı ki, elindeki lacivert erkek montuyla öylece kalakalmış, çaresiz gözlerle etrafa bakıyordu.

O sırada, biraz ileride, neşe içindeki kız arkadaşlarını gördü.

Hepsinin ya kırmızı ya da pembe, çiçekli, böcekli, aylı, güneşli montları olmuştu ama o kargaşada onun eline tutuşturulan sadece lacivert bir erkek montuydu.

 

Gözleri doldu.

Belinden kayan yırtık pantolonunu yukarı çekti.

Akan burnunu kazağına sürdü.

Tekrar elindeki montu inceledi.

Montu hiç sevmemişti.

Montun sırt tarafına tank ve asker resimleri işlenmişti ve çok kaba duruyordu.

Oysa o günlerce, filmlerdeki zengin kızların giydiği, yakasında upuzun pembe tüyleri olan ve giyeni bir anda hanımefendiye dönüştüren o kibar montlardan hayal etmişti.

Ne yapacaktı ki şimdi erkek montuyla?

 

*- KALAKALMIŞTI OKULUN ÖNÜNDE

 

O bunları düşünürken, arkadaşları çoktan montlarını, botlarını, kazaklarını giyinip, güle oynaya evlerinin yolunu tutmuşlardı.

Kız tek başına okulun önünde kalakalmıştı.

O sırada ayaklarının üşüdüğünü hissetti.

Ayağındaki eski lastiklerin içleri kar suyu dolmuştu.

Zaten ağlamak için bahane arıyordu ya, daha fazla kendini tutamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Bu sırada omuzuna dokunan bir elle irkildi ve korkuyla arkasına döndü. Devrim Öğretmen’le göz göze geldiler.

Öğretmen o hiç yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle yere çöktü. Önce cebinden çıkardığı mendille küçük kızın gözlerini ve burnunu sildi, sonra da neden ağladığını sordu.

Kız cevap veremedi.

Sadece elindeki montu uzatıp öğretmenine gösterdi.

Devrim Öğretmen meseleyi anladı ve montu aldıktan sonra kızın elini tutarak onu sınıfa götürdü.

İki dakikada sobayı tutuşturan Devrim öğretmen, hemen iki sandalye alıp, sobanın yanına koydu ve kızı sandalyelerden birine oturttu, kendi de diğer sandalyeye geçti.

 

*- ‘SAHİ SEN MİSİN?’

 

Kız bir yandan üşüyen ayaklarını ısıtmaya çalışıyor, diğer yandan başı önde susuyordu.

Bir süre öyle durdular.

Devrim Öğretmen yerinden kalktı, sınıf kapısının arkasında asılı olan paltosunun cebinden bir fotoğraf çıkarıp geri geldi.

Fotoğrafı kıza uzattı.

Kız fotoğrafı aldı ve şaşkın gözlerle uzun uzun fotoğrafa baktı.

Yıpranmış siyah beyaz bir fotoğraftı bu. Fotoğrafta sınıfın ortasında, siyah kız önlüğüyle duran bir erkek çocuk vardı.

Kız başını kaldırıp, ‘Kim bu?’ der gibi öğretmenine baktı.

Devrim Öğretmen ‘O çocuk benim’ dedi. Bu söz üzerine kızın gözleri iyice açıldı.

‘Gerçekten mi Öğretmenim?

Sahi, sen misin bu?”

 

*- KIZ ÖNLÜKLÜ, OĞLAN ÇOCUK

 

Öğretmen kızın sarı saçlarını okşadı, yerine oturdu.

‘Evet ya, o kız önlüklü çocuk benim...

Bak kızım, yaşam bazen istediğimiz gibi olmuyor.

Üzgünüm ama öyle...

Hayat herkese eşit davranmıyor.

Birileri gülüp eğlenirken, birileri ağlıyor...

Bu fotoğraf çekildiği zaman, babamın iflas ettiği seneydi ve benim fakirlikle ilk tanışmamdı.

Biz beş kardeştik. Babamın bir bakkal dükkânı vardı. Ekonomik sıkıntılar oldu ve dükkân battı.

Ev kira, dokuz nüfus, elde avuçta yok...

Kolay değil, ben ve kardeşlerim, hepimiz de okula gidiyoruz.

O vakitler okula siyah önlüklerle gidilirdi.

Bizim de önlüklerimiz eskimiş, yırtılmış, giyilecek halde değiller. Beş çocuk, hepimize yeni önlük lazım ama para yok.

Zar zor, konu komşunun yardımıyla, başka çocukların eski önlükleri toplandı.

Beş adet siyah önlük...

Biz beşimiz de erkek çocuğuz ama gel gör ki, bulunan önlüklerden bir tanesi kız önlüğü!..

 

*- ‘ANNEM ÜZGÜNDÜ!’

 

Annem hepimizi yanına çağırdı ve 'İçinizden biri paramız olana kadar bu kız önlüğüyle idare edecek yavrularım. Üzgünüm ama yapacak bir şey yok.' dedi...

Ben annemi ilk defa öyle çaresiz görmüştüm ve nasıl üzüldüm, sana tarif edemem.

Önce abilerime baktım.

Hepsinin gözü halının üstüne serilmiş önlüklerdeydi ve hepsi de erkek önlüklerini giymek istiyorlardı.

Bunu onların gözlerinde görüyordum.

Sonra annemle göz göze geldim...

Gülümsedi bana ama bu öyle bir gülümsemeydi ki, hani, 'Kurban olurum ben sana Devrim. Kurtar beni zor durumdan.' der gibi.

 

*- ‘BAŞIN HEP DİK OLSUN!’

 

'Ben giyerim.' dedim.

Abilerim bu hiç beklemedikleri tavrım karşısında birbirlerine baktılar... Annem yerden aldığı kız önlüğüyle yanıma geldi, dizlerinin üstüne çöküp, bana sarıldı.

Gözyaşlarını yanağımda hissettim...

Ama olsundu, hiçbir şey annemden daha değerli değildi ki...

Annem beni öperken, kulağıma 'Devrim, devrimim, güzel oğlum, seni beni daha fazla utanmaktan kurtardın, Allah da seni hiç utanacağın bir duruma sokmasın. Başın hep dik olsun emi' dedi.

‘İşte yavrum, ben o günden sonra bir süre kız önlüğüyle okula gidip geldim.

Dalga geçen, laf atan, arkamdan gülenler oldu ama tam tersi, beni o halimle seven, kabul eden, benimle oynamak isteyen, ‘aferin sana’ diyen de oldu ama inan bana, kimin ne söylediği zerre umrumda değildi.

Çünkü annemin o çaresizliği hep gözlerimin önündeydi.

Ben annemin kahramanıydım ve bu bana yeterdi.

‘Kız önlüğü giydim’ diye hiç utanmadım, hiç kendimi kötü hissetmedim kızım.

Hatta şimdi öğretmen olduysam, o önlüğün bunda çok etkisi var. Ağlamayan, gülmenin değerini bilmiyor ve kıyafet de insanı insan etmiyor.

İnsanı gösteren kıyafet değil, kalbidir ve senin kalbin o kadar güzel ki, inan bana, seni seven arkadaşların, bu montu farkına bile varmayacaklar, sırtındaki monta değil, içindekine bakacaklar.

Hayat bize adil davranmasa da biz kendimize adil davranmalıyız kızım. Dünyada hiçbir kumaş gözyaşına değmez.

Başını eğme, onurunu kaybetme, mal mülk için kimseye minnet etme. Varsa ye, yoksa aç kal ama diren, umut et ve kendine güven."

 

*- BETER ÇİZGİ

 

Kız hayranlıkla yerinden kalktı ve önce sıkı sıkı öğretmenine sarıldı, sonra da yerde duran montu aldı.

O sırada gözü yine montun arkasındaki sevimsiz asker armasına değdi. Suratı asılır gibi olsa da montu giydi.

Devrim öğretmen montun düğmelerini iliklerken, ‘Gördüm kızım, montun üstündeki askerleri gördüm. Sen hiç canını sıkma. Dinle bak, Ozan Hasan Hüseyin Korkmazgil ne demiş;

‘Dostum dostum güzel dostum,

Bu ne beter çizgidir bu?

Bu ne çıldırtan denge,

Yaprak döker biryanımız,

Bir yanımız bahar bahçe...’

‘İnan kızım, o gün geldiğinde, yani, kısa çöpün uzun çöpten hakkını aldığı gün, sen ve dünyanın bütün çocukları, askerlere, üstünde rengarenk çiçekler olan montlar giydireceksiniz. İnan buna kızım inan..."

Güldüler.

Sobada düş, yürekte umut güldü.”

Şiiri kısalttığım bu güzel hikayeyi Tamer Dursun’dan alarak paylaştım.

 

*- GİRİT’İN YAŞAYAN EFSANESİ

 

Yunanistan’ın Girit Adası’ndaki Ano Vouves köyünde bulunan bir zeytin ağacı, yaklaşık 4.000 yıllık geçmişiyle dünyanın en yaşlı zeytin ağaçlarından biri olarak kabul ediliyor.

Bugün bile meyve vermeye devam eden bu ağaç, binlerce yıl boyunca medeniyetlerin yükselişine ve düşüşüne tanıklık etti.

Ağacın gövdesi 12,5 metre çevresinde ve 4,6 metre çapında olup, doğal olarak heykelsi bir görünüme sahiptir.

1997 yılında doğal anıt ilan edilen bu ağaç, 2004 Atina ve 2008 Pekin Olimpiyatları’nda zafer çelenkleri için dal vermiştir.

 

*- VENEDİK KATI TOPRAK ÜZERİNE KURULMADI

 

Şaşırtıcı ama gerçek:

Bu eşsiz şehir, sağlam bir zemin yerine deniz tabanına çakılmış milyonlarca ahşap kazığın üzerine inşa edildi.

421 yılında, zamanın yıkıcı darbelerine ve mühendislik kurallarına meydan okuyarak doğdu Venedik.

Diğer şehirler kaya zemin ya da beton temeller üzerinde yükselirken, Venedik suyun içindeki bir ahşap ormanına yaslandı.

Evet, ahşap!

Ama sıradan bir ağaç değil; suyun altında çürümeyen, dayanıklı kızılağaç (alder) kullanıldı.

Bu özel ağaç, tuzlu suya gömüldüğünde ve kil tabakalarının içinde saklandığında çürümez, taşlaşır.

Yüzyıllar geçtikçe neredeyse kaya kadar sert hale gelir.

Ve bu taşlaşmış orman hâlâ bir şehri taşıyor…

*- İNANILACAK GİBİ DEĞİL

 

Aziz Mark’ın Çan Kulesi tam 100.000 kazığın üzerinde yükselir.

Muhteşem Basilica della Salute ise tam bir milyon kazıkla desteklenmiştir.

Her bir kazık, elle çakılmış; yarım metre aralıklarla yerleştirilmiş; üç metreye kadar deniz tabanına gömülmüştür.

Peki neden suyun üzerine bir şehir kurulsun ki?

5. yüzyılın başlarında İtalya, kuzeyden gelen barbar akınlarıyla sarsılıyordu.

Halk, bu istilalardan kaçmak için güvenli yerler aradı ve onları, çamurla sisin birleştiği Venedik Lagünü’nde buldu.

Su, onlar için bir duvar gibiydi.

Düşman geçemezdi.

Doğa, sığınılacak bir kale oldu.

Böylece Venedik doğdu.

Doğayı fetheden değil, onunla uyum içinde var olan bir şehir olarak…

Venedik, büyüyle değil; zekâ, ihtiyaç ve dirençle yüzüyor..

Görünmeyenin mimarisi, bu hikayeyinin ta kendisi!

Ve bu hikaye hâlâ batmayı reddediyor…

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği