Telefon
WhatsApp
CESUR YÜREKLİ OĞUZ

*-  CESUR ve YÜREKLİ

“Mademki sen; Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusuna ‘kâfir!’ diyecek kadar cesursun, ben de sana ‘şerefsiz, namussuz, vatansız,  ahlaksız!’ diyecek kadar cesur ve yürekliyim.’ Diyen Oğuz Alpözen, Bodrum’dan şöyle sesleniyor haine ve onun gibilere:

 ‘Atatürk'ün düşmanı, düşmanımdır.

 Adı: Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK,

 Görevi: İlk Cumhurbaşkanı,

 Doğum yeri: Selanik,

 Yaşı: 57,

 Eğitim: Harp Akademisi,

 Savaş: 11,

 Madalya: 24,

 Nişan: 7,

 Yazdığı Kitap: 11,

 Okuduğu Kitap Sayısı: 4000,

Açtığı Fabrika: 48,

En Büyük Başarısı: Türk vatanını işgalden kurtarması, Türkiye Cumhuriyeti Devlet'ini kurması…

 

*- ASLA ANLAŞMAYACAĞI

 

‘Şövalyı Dr. Oğuz Alpözen devam ediyor:

 “Aynı takımı tutmadığım adamla anlaşırım,

 Aynı partiye oy vermediğim adamla anlaşırım,

 Aynı dini paylaşmadığım adamla anlaşırım,

 Aynı milletten olmadığım adamla da anlaşırım,

 Ama Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmeyenle asla ANLAŞMAM.”

 

*- ATARÜKÇÜ OĞUZ

“Ben, Ülkemi, ilkelerimi, fikrî düşüncemi Anayasanın ilk 4 maddesi gibi korur kollar asla taviz vermem.

Çünkü ben Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu, Türkiye Cumhuriyetinin çocuğuyum....

Ben, Atatürkçüyüm,

Ben, Cumhuriyetçiyim,

Ben, lâikim,

Ben, antiemperyalistim,

Ben, tam bağımsız Türkiye'den yanayım,

Ben, ‘Türk Milletindenim’ diyenlerdenim,

 

*- DÜŞMANLARI

 

“Ben, Türk Milletine tuzak kuran hainlerin düşmanıyım.

Ben, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.

Ben, Allah ile aldatan namussuzların düşmanıyım,

‘Dindarım!’ diye geçinip, gece gündüz Atatürk'e küfür edenlerin düşmanıyım..

 

*- BAZI HİZMETLERİ

.

“Atatürk;  Diyaneti kuran,

 Atatürk; Kuran-ı kendi parasıyla tefsir ettiren,

 Atatürk; Kuran meali ve İlmihali yaptıran,

 Atatürk;  İmam Hatipleri açan,

 Atatürk;  Ayasofya'yı müze değil de Cami olarak kayıt yaptırandır.”

 

*- MUTLULUK

 

“Ben, ‘susan dilsiz şeytandır’ sözünün takipçisiyim,

 Ne KÖK'ümü yok sayarım, ne dalımdan koparım...

‘Ne mutlu Türk vatanının kurtarıcısı, Türk devletinin kurucusu, Türk milletinin ulu önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlık yolunda olanlara.

Ne mutlu Türküm diyene…”               

Oğuz Alpözen, okuyanlara teşekkür ediyor.

Oğuz Alpözen, ‘Biz değil, onlar korksun!

Öğuz Alpözen, ‘Bu devlet biziz, biz milletiz biz Atatürk’üz!..” diyerek, bu paylaşımı sizler için yapıyor…

 

*-  MUAYANEYE GELEN KADIN

 

80 yaşındaki kadın ve doktor arasındaki konuşma okuyanları ağlatıyor!

Marco Deplano, İtalya’nın Sardunya Adası’nda yaşayan bir ürolog.

Genç yaşına rağmen doktorluk mesleğini çok iyi icra eden Marco, kariyeri boyunca moral bozucu olaylarla karşılaşmış.

Hastalarının bazıları iyileşirken bazıları hayatını kaybetmiş.

Bir gün muayene için gelen bir kadının hikâyesinden çok etkilenmiş ve kadının hikâyesini Facebook’ta paylaşmış.

Gönderi hızla yayılmış.

 

*- GERÇEĞİ SÖYLEYİNCE

 

“Bugün başka bölümden bir meslektaşım fikrimi almak için yanına çağırdı.

İdrar yolundaki basınçtan dolayı böbrek yetmezliği oluşan kadın amansız hastalığın son evresindeydi.

Hasta 70-80 yaşları arasında, kızıl saçlı ve pembe tırnaklıydı.

‘Günaydın, hanımefendi.’

-Günaydın, doktor bey.

Hemen dosyasına baktım ve tekrardan muayene ettim.

‘Hanımefendi, böbrekleriniz iflas etmiş. İdrarınızı doğal yollarla filtreleyemiyor.

Bu nedenle size yapay tüpler yerleştireceğiz.

Bu iki tüp, iki farklı torbaya bağlı.’

-Afedersiniz doktor bey. Yani anüsüme de mi delik açılacak?

(Daha önce kolostomi geçirmiş)

‘Evet, hanımefendi.’

Derin bir sessizlik oldu.

Hiç bitmeyecek sandım.

Daha sonra samimi bir gülümsemeyle sessizliği bozdu.

 

*- İKİ KERE ÖLMÜŞ

 

‘Adınız neydi?’

-Deplano.

‘Hayır, adınızı sordum.’

-Marco.

‘Marco… Ne kadar güzel bir isim. Size bir şey söyleyebilir miyim?’

-Tabii ki.

‘Ben zaten öldüm. Anlıyor musunuz?’

-Hayır, anlamadım.

‘15 yıl önce 33 yaşındaki oğlum kalp krizi sonucunda hayatını kaybedince ben de zaten öldüm.’

-Başınız sağolsun.

‘Oğlum öldüğünde zaten ben de öldüm.

10 yıl önce bana bu hastalığın teşhisi koyulduğunda bir kez daha öldüm. Artık yaşıyor gibi yapmama gerek yok.

Çocuklarım ve torunlarım ayaklarının üstüne basabiliyorlar.

Bu keselerle birkaç gün fazla yaşamanın anlamı ne?

Sevdiklerimin önünde küçük düşmek istemiyorum.

Çok gururlu biriyim.

Eğer keselerin yerleştirilmesini istemesem, kararıma saygı duyar mısınız?

 

*- İSTEĞİ; TORUNUYLA DONDURMA YEMEK!

 

‘Çok yoruldum.

Artık huzurlu bir şekilde son günlerimi yaşamak istiyorum.

Son günlerimde acı çekecek miyim?’

-Hayır, hanımefendi. Kararınıza saygı duyarım. Ancak keseleri yerleştirmek zorundayız.

‘Hayır, dedim Marco. Bu benim hayatım.

Kararımı çoktan verdim.

Bana yardım etmek istiyorsan lütfen tedaviyi uygulama.

Eve gidip torunlarımla beraber dondurma yemek istiyorum.’

 

*- ‘ACI’ VEREN SÖZLER

 

Söylediği her söz gardı düşen bir boksörün yediği yumruklar kadar acı verdi bana.

Bir anlığına sorun olarak gördüğüm şeyler aklımdan uçup gitti.

Yıllar boyunca aldığım eğitimi, çalıştığım sınavlar için okuduğum kitapları ve kısacası her şeyi unuttum.

Hastanın ‘ölümü kabullenmesi’ beni derinden yaraladı.

Hemşire ‘ağladığımı görmesin diye’ dosyaya bir şeyler karalıyor gibi yaptım.

O kadar duygulandım ki…

Ben normalde böyle biri değilimdir.

 

*- İSTENEN İYİLİK

 

‘Marco, üzüldün mü halime?’

-Evet, hanımefendi. Kusura bakmayın.

‘Hayır, sevindim aslında.

Beni önemli biri gibi hissettirdiğin için teşekkür ederim.

Bana bir iyilik daha yapmanı istiyorum.

Eğer çocuklarım gelir de ‘beni tedavi etmedin diye!’ sana kızarlarsa hemen beni ara.

Olur mu?’

-Tabii, hanımefendi.

‘Marco, bir şey daha söylemek istiyorum.’

-Buyrun.

‘Sen çok özel birisin.

Daha başarılı olacağını biliyorum.

Oğluma çok benziyorsun.

Yanağımdan bir kez öper misin?’

-Tabii ki öperim.

 

*- HEPİMİZİN SON DURAĞI

 

‘Senin için dua edeceğim.

Oğlum için de.

Tekrardan görüşmek üzere.’

- Görüşmek üzere, hanımefendi.

İşte o anda bana hastam dünyanın en zarif ve en güzel kadını gibi geldi. Kendinden emin, kalbi sevgi dolu bir anne ve anneanneydi.

Bana birkaç kelimeyle hayatımın en büyük dersini verdi.

Ölüm, hepimizin son durağı.

Durağa yaklaşırken artık hiçbir şeyden endişe etmenize gerek kalmıyor. Ne paranız ne de statünüz bu durakta inmemenize yardımcı olabiliyor. Böylesine bilge bir kadının gözlerinin önünde içten içe ezildim.

‘Acı çekmek’ de ‘sevginin bir parçası’ aslında.

‘Acılar sayesinde’ birbirine küs olan insanlar bile bir araya gelebiliyorlar. Bazen ‘içten ve sevgi dolu’ bir kelime, dünyanın ‘en etkili ilacından’ bile daha etkili olabiliyor.

Hazır hayattayken keyfini çıkarın.”

 

*- NASIL ANLATABİLİYOR

 

Oğuzhan Atsız kalemi eline alıp yazmış, aklından geçenleri.

Aslında birine ‘laf’ da atıyor ama konuşmaları izlemediğim için satırlarında kime laf attığını çıkaramadım.

Ama bilenlerin çok olduğunu ve bir güzel mesaj verdiğini düşündüğüm için Oğuzhan beyin yazdığını paylaşıyorum, belki bir parça ders alırız:

“Oturan lavuklara heyecanla ve gülerek bir şeyler anlatan tas kafalı zargana var ya; işte o zargana alalede bir meseleyi değil, Ahmet’in kalbine bıçağı nasıl sapladığını anlatıyor.

 

*- BÜYÜDÜ

Türkiye’de etnik ırkçılık öyle bir seviyeye geldi ki, bit pazarından kaykay malzemesi almaya giden çocuğa burjuva, bu zarganalara ise ‘suça sürüklenmiş çocuk!’ diyorlar.

Bir sonraki kurban, ‘kendi çocuğunuz olsun!’ , Ahmet’i unutturmayın, bunlara karşı da susmayın.”

 

*- NE EKSİK, NE FAZLA

 

Bir köyde, yan yana yaşayan emekli bir öğretmen ile zengin bir tüccar varmış.

İkisi de bahçelerine çiçekler ve bitkiler ekmişler.

Öğretmen, sabırla, ne eksik ne fazla, gerektiği kadar su verirmiş bitkilerine.

Tüccar ise imkânları bol olduğundan, sürekli bolca sulayıp büyük bir özen gösterirmiş.

Günler geçtikçe, tüccarın bitkileri daha güzel görünmeye başlamış: uzun, yemyeşil ve göz alıcıymışlar.

Öğretmenin bitkileri ise daha sade ama dayanıklıymış.

 

*- NASIL OLUR?

 

Bir gün, köye şiddetli bir fırtına vurmuş: gece boyunca sağanak yağmur ve sert rüzgarlar her yeri sarsmış.

Ertesi sabah köylüler, zararı görmek için dışarı çıkmışlar.

Tüccar büyük bir şaşkınlıkla tüm bitkilerinin söküldüğünü ve mahvolduğunu görmüş.

Oysa öğretmenin bitkileri dimdik ayaktaymış, sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Tüccar, şaşkınlıkla öğretmene sormuş:

‘Nasıl olur? Benim bitkilerim seninkilerden daha iyi bakılıyordu, daha güzeldiler de…

Ama neden onlar ayakta kalamadı?’

 

*- HAYATTA KALMAK İÇİN

 

Öğretmen gülümseyerek cevaplamış:

‘Her şeyi fazlasıyla verdiğinde, bitkilerini zayıf bıraktın. Köklerini derinlere inmeye zorlamadın.

Ben ise suyu sınırlayarak onları hayatta kalmak için çaba göstermeye mecbur ettim.

O derinlere inen görünmez güç onları kurtardı.’

Demek ki

Fazla rahatlık zayıflatır.

Zorluklar ise gerçek gücü inşa eder.

 

*- ‘YAZIYOR YAZIYOR’ DİYE BAĞIRAN GAZETECİ ÇOCUK

 

Hülya Namlı, gönderdiği yazı ve fotoğraflarıyla bizi eski yıllara götürdü.

Çoğunuz görmüşsünüzdür..

Bu fotoğraf, gazetecilik tarihinin en bilinen fotoğraflarından biridir..

Yıl; 1958.. Yer; İstanbul Küçük Ayasofya’da Şehit Mehmet Paşa Sokağı..

O ve sonraki yıllarda genellikle sabahları, gazeteler böyle sokaklarda satılır, abonelere kapılarına kadar gidilerek elden ulaştırılırdı.

Hemen öyle adım başı gazete bayi olmadığı ya da uzak olduğu için gazete satıcılarının yolları gözlenirdi.

Gazete yaşamımızın çok önemli bir parçasıydı.

Bu gönderdiğim fotoğraftaki gibi; bir çocuk, elindeki gazetelerle, ‘yazıyooor’ diye bağırarak koşturuyor.

 

*- TEK KARE İLE

 

Arkada 1950 model bir Playmouth marka otomobil, cumbalı evler..

O çocuk, yıllardır zihnimize bu haliyle kazındı.

O çocuk, 62 yıldır büyümeden belleğimizde kaldı.

Fotoğraf; Babıali’de dönemin ünlü foto muhabiri Hilmi Şahenk’e ait..

Usta gazeteci tek kareyle o anı ölümsüzleştirmiş..

Fotoğrafı çeken belli de, o gazete satan çocuk kimdi?

Yıllarca sır olarak kaldı..

Ta ki, tam 40 yıl sonra 1998’de fotoğrafını gazetede görene kadar..,

 

*- EKMEK PARASINA

 

Daha önce belirttiğim gibi, Hülya Namlı’nın gönderdiği bu fotoğraftaki çocuk, 1949 doğumlu marangoz Hayrettin Baş..

Fotoğrafı, henüz 9 yaşındayken evlerinin yan sokağında çekilmiş..

Hayrettin Baş fotoğrafı çekeni, ‘krem trençkotlu, fötr şapkalı, kocaman fotoğraf makineli’ diye hatırlıyor.

Anlatıyor:

‘Babam bir radyocunun yanında marangozdu.

Radyoların ahşap bölümlerini yapardı.

Ben de yanında çalışır, radyolara vernik sürerdim.

Kadırga İlkokulu’na gidiyordum.

Boş zamanlarımda da gazete satardım. Bana 30-35 kuruş verirlerdi. O da bir ekmek ederdi, alıp anneme götürürdüm.

 

*-

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği