ÇOBAN'DAN SONRA GARSON'UN UNUTULMAZ YÜKSELİŞİ
*- ‘ŞEHRİN AĞASI’NDAN… Belli yaşın üzerindekiler bilir ya da hatırlar. Özellikle belediye başkanları ile meclis üyeleri, kentin eşrafından seçilirdi. Hali vakti yerinde olanların, halkın tabiriyle şehrim ağalarına heyetler gider ‘Sen Başkanımız ol!’ derlerdi. Daha düne kadar, özellikle devlet memurlarından parti yöneticileri olmalarına pek olumlu bakılmazdı. ‘Ağa’ dediklerim, hani Doğu ve Güneydoğu’nun ‘köy sahipleri’ anlamında kullanılan değildi. Bazı yerleşim alanlarında, örneğin Çiğli’de, köyün yiğitlerine ve babacanlara hitap edilirken, ‘Ağam nasılsın?’ ya da ‘Ağam sinemeye gidelim mi?’ diyerek hitap edilirdi, Yani saygı ve sevgi ifadesi idi ‘Ağa’ sözcüğü… ‘Kırkpınar Ağası’ gibi de düşünülebilir. Öyle ki, köyün çobanı bile güvenirliği, çalışkanlığı, dürüstlüğü ile seçilebilir, yolu açık olurdu. Bir de köyden çıkıp, okuyanları özel idiler. Parmakla gösterilirdi.
*- GARSONLAR…
Ama zaman ile birlikte görüşler ve düşünceler de değişti.
Herkes ‘Nasıl zengin olurum!’ demeye başladı.
Garsonlar, kahveciler, berberler…
Yani siyasetin göbeğinde olanlar, yanlarında konuşan göbeklileri ve para babalarını görünce, ‘Benim bunlardan ne eksiğim var!’ diyerek, aralardan sıyrılmayı bildiler.
Politikadan önce, ‘Nasıl zengin olunur?’un yanıtını buldular ve uyguladılar.
Sıradan insanlar, ‘Nasıl karnımı doyurur, nasıl aileme, çoluk çocuğuma bakarım!’ diyerek, bazılarının önünde kul köle olmak zorunda kaldılar.
Sıradan biri ile konuştum, oğlunun belediyede şoför olması için kimlere neler neler hediye etmiş…
Daha açık nasıl anlatabilirim, bilmiyorum!
*- PARA DOLU ÇANTALAR
Sadece futbol maçları için biliyorduk, ‘İçi para dolu çantaların’ nasıl el değiştirdiğini…
Bazen bu konulara girip, yaşadıklarımı gördüklerimi nakletmiştim.
‘Kara para aklamalarından’ aklınıza ne gelirse?..
Polisin bu konudaki başarılarını da biliyoruz…
Sıfırdan yüzlerce dükkan sahibi, daire sahibi olanları da duyuyor, biliyor, medyadan öğreniyoruz.
Nedense ‘Nereden buldun?’ diyemiyoruz.
İlk lafları ‘Kıskanma’, ‘Gözün mü var!’ derler.
Nereden bulmuşlar?
Ya miras kalmıştır, ya milli piyangodan çıkmıştır.
Beş yılda bir verilen mal beyanına ‘Şu kadar altınım var!’ derlerdi, henüz almasa bile…
Kayıtları olmadığından, paranı hemen aldığından ‘At yarışından kazandım!’ diyenler de çıkardı.
Kara para aklamanın bir yolu da böyleydi.
*- BAZISININ YOLU
Kazanan bilete değerinden fazlası verilir, böylece dediği gibi ‘at yarışı tahmininden’ kazanmış olanlar da olur, servetlerini bir noktada resmileştirmiş olurlardı.
Şans talih oyunlarından kim zengin olmuş ki?
Sinirlendikçe geveliyorum, ama anlattıklarımdan ders çıkaranlar yahut birini benzetmiş de olabilirler.
Önemli olan her zaman, anlatılanların, yazılanların içinden mihek taşını, anahtar sözünü ve cümleleri bulup çıkarmak, doğru sonuca gitmektir.
Bazıları buna ‘Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!’ falan da derler.
Benim duyduğumu siz de duymuşsunuzdur.
Sıradan bir siyasinin evine hırsız girmiş, şifreli kasadan neler almış neler?
Saymayacağım, ‘Büyük servet!’ diyorum o kadar…
Acaba köyün ağasını soymak kimin haddine?
Polis ortaya çıkardı, evin oğlanını konuşturdu.
Siyasetçi babası için neler söylemiş neler?
Meraklısı internetten bulur, benim gibi ağzı açık kalır.
*-OLMAZ!
Her zaman olduğu gibi konuyu şöyle değiştireyim:
Ne diyorlar, ya da yazıyorlar?
‘Hırsız kaçmayı başardı!’
Yahu hırsızlık ‘başarı!’ olur mu?
İyi ki bunlar, bir zamanlar Genel Yayın Müdürlüğümü yapan rahmetli Cemil Devrim’i tanımıyorlar…
Bu ‘Hırsız kaçmayı başardı!’ dediği ya da yazdığı an ‘Yeni bir iş aramak zorunda’ kalırdı.
Bazı şeyleri sadece gerçek meslek üstatlarından öğrenirsiniz.
Kitaplarda yoktur…
Derslerde okutulmaz…
Manasını, anlamını zaten kolay kolay kimse bilmez…
Belki bir gün ‘Dersimiz Türkçe!’ der, bu incelikleri de anlatmaya çalışırım.
Küçük bir tiyo vereyim:
Noktalama işaretleri cümlenin sonundaki sözcüğe eklenir.
Bu kelimenin bir parçasıdır…
Ara verilmez!
Şimdilik bu kadar…
Ha sahi Türkçemizde, dil bilgisi kurallarına göre, hiçbir yerde, yan yana iki nokta kullanılmaz, yan yana üç nokta vardırş.
Anlamı için de dil bilgisi kurallarına bakınız…
İstanbul’da benim gibi bacaklarından tedavi gördüğünü düşündüğüm adaşım Yaşar Aksoy’la konuştuk.
Yaş gününü kutladığım birini sordu.
Bu ara gazı gibi bir şey…
Kendisine ‘Vallahi çalakalem yazıyorum, bazen yazdığımı unutup, gideceğim noktayı da unutup, aklımdan geçenleri, yaşadıklarını, gördüklerimi sıralıyorum’ dedim.
İşte bugün olduğu gibi…
Son sözüm şu:
‘Hırsızlık yapmak, başarılı olmak değildir!’
*-ANLAYANA KÜPE OLSUN!
Eski günlere, siyaset ve siyasetçilere devam edelim.
‘Devlet gibi adam!’ diyebileceğimiz rahmetli İsmet İnönü, Ankara Adliye Hukuk Mektebi ilk mezunlarına yaptığı konuşmada şöyle demişti:
“Efendiler!
Elinde yanlış bir şehadetname ile cemiyete çıkan bir adamın memlekete zararı sizin tasavvur edebileceğinizden çok fazladır.
Bir cemiyette en muzır adam ehliyetsiz olduğu halde selahiyet sahibi olanlardır.
Bu adam bütün hayatında ilmin, liyakatın ve çalışkanlığın düşmanı olacaktır.(8.7.1929)”
*- TASARI BÖYLE
Böyle mi olmalı!
Fotoğraflı haberi sadece bir belediye başkanından mı öğrenmeliyiz?
İzmir Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübümüzün ultra maraton yüzücüsü Tuna Tunca, tarihi bir başarıya daha imza attı; Cebelitarık Boğazı’nı solo yüzerek geçen dünyadaki ilk otizmli maraton yüzücüsü oldu.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı bu bilgiyi fotoğrafıyla paylaştıktan sonra şu notu da yazmış:
‘Seninle gurur duyuyoruz, her zaman yanındayız Tuna!’
Geçerde duydum:
‘İyi ki Göztepe var. Süper Ligde başarılı olduğu için spor servisleri neredeyse kapatılan yerel gazetelerde birer muhabiri Göztepe için yok sayılacak noktada tutmak zorunda kalınıyor!’
Yani durum
*- ÖNCE KADINLAR
Şimdi paylaşacağım alıntıyı, Gül Tulunay Hanımdan aldım.
Üzüntüsünü biliyorum!
Ama ben onun ‘Özellikle hanım arkadaşlardan ricamdır...
Lütfen dikkatle okuyalım ve sadece bizim platformda paylaşmayalım...
Ötelere de gitsin ki belki gözlerdeki örtüler kalkar’ değişinden sonra dileğini yerine getiriyorum:
“11 Kasım 1938.
Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı.
Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı.
Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu.
Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı,
Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı.
Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.
*- DİYANET İŞLERİ BAŞKANI SÖYLEDİ
Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı.
Milli mücadele kahramanı Börekçi, ‘Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir’ dedi.
Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı.
Tekbir, Türkçe verildi.
15 sene sonra…
Anıtkabir tamamlandı.
Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.
*- KADIN PROFESÖR
8 Kasım 1953, saat 23 suları…
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı.
Arayan, Ankara valisiydi. ‘Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini’ bildirdi.
9 Kasım 1953, saat 7.30…
Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu.
İçinden ‘galiba bayılacağım!’ diye mırıldandı.
Ama, dayanmak zorundaydı.
Saygı duruşu yapıldı.
Ve ‘başlayalım lütfen’ dedi.
*- İYİYE İŞARET
Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı.
Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı.
Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu.
Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu.
Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı.
*- 15 SENE SONRASI
Adeta zaman durmuştu.
Çıt çıkmıyordu.
Nefesler tutulmuştu.
Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı.
Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı.
Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu.
Altın saçları, rengini kaybetmemişti.
Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı. İnce dudakları yapışıktı.
15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi.
Ne bozulma, ne kokuşma vardı.
İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı.
*- HATIRALARINDA ANLATTI
Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi.
Yanağına dokundu, okşadı.
O an neler hissetti derseniz… Hatıralarında anlatacaktı.
‘Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim’ diyecekti.
Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı.
Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu,
Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.
*- KADINA EMANET EDİLMİŞTİ
Demem o ki..
Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.
Çünkü…
1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.
Çünkü kadınlar…
Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.
Kamile Şevki, 1924’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1930’da mezun oldu.
O tarihe kadar kadın hekimlere kamusal görev verilmiyordu,
Sağlık Bakanlığı ilk kez 1930 mezunu kadın hekimlere kadro verdi, Kamile Şevki patoloji asistanı oldu.
1931’de Milli Tıp Türk Kongresi’ne tek başına bildiri sundu, bu bildiri kadın hekimlerimiz adına ilk’ti.
Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı oldu.
Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü oldu.
Türkiye’nin ilk elektron mikroskobu laboratuvarı, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Kamile Şevki’nin yönetimindeki histoloji kürsüsünde kuruldu.
Ankara Üniversitesi Senatosu’nda ilk kadın öğretim üyesi oldu.
Bugün bile hâlâ kendi adıyla anılan, böbreküstü beziyle alakalı ‘Şevki metodu’nu geliştirdi.
1987’de rahmetli oldu.
*- CUMHURİYET KADIN
Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
Sabiha Rıfat, 1927’de, bugünkü adıyla İstanbul Teknik Üniversitesi’ne girdi, o sene ilk defa kız öğrenci kabul eden üniversitenin, ilk kız öğrencisiydi.
1933’te mezun oldu, Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendisi oldu.
TBMM binası dahil, sayısız önemli projeye imza attı.
Fenerbahçe’nin ilk kadın voleybolcusuydu.
Ve, bu konuda da erkeklerden daha başarılıydı.
Üniversite öğrencisiyken, o tarihl erde karma oynanan, beş erkek ve bir kadından oluşan, İstanbul şampiyonu olan Fenerbahçe voleybol takımının ‘kaptan”ıydı.
2003’te rahmetli oldu.
Çocuğu olmamıştı, tüm servetini şehit çocuklarının eğitimine bağışladı. Taa en başından, en sonuna kadar, Atatürk devrimlerinin eseriydi, Cumhuriyet kadınıydı.
*- ATATÜRK VARSA, KADIN VAR!
Dolayısıyla…
10 Kasım’ı anlayabilmek için, 11 Kasım’a bu açıdan bakmak lazım
Atatürk varsa, kadın vardır.
Kadın varsa, Atatürk vardır
Atatürk’ü öldürmenin tek yolu, kadınları erkeğin gerisinde bırakmak, erkeğe muhtaç hale getirmektir.
Cahillerin, ‘kadın haklarına, kadın eşitliğine, kadın özgürlüğüne’ düşman olmasının temel sebebi budur.”
*--









0 Yorum