DEPREMDEKİ CANLI YAYINDA 3 SAAT KENDİ BAŞIMA KONUŞTUM
*- KONUŞTUKÇA KONUŞTUM 23 Nisan’da, deprem olduğu sırada İstanbul’da idim… İzmirli olarak depremlere alışığız. Hatta bir defasında ‘canlı yayında’ idim. Misafirlerim bir yana, birinci Kordon ile ikinci Kordon’u birbirine bağlayan eski binada, kimse kalmamıştı. Kameramanlar da, yöneticiler de!... Kameralardan birini bana fiksledikleri için yayın sürüyor, ben de konuşuyor, durmadan anlatıyor, ‘Korkmayın!’ diyordum belki izleyenler vardır, diye.. Sıkı takipçilerimden Gazeteci Melih Dizdaroğlu’nun sevgili eşi Fransızca Öğretmeni Nilgün Dizdaroğlu da beni izliyormuş. Her gördüğünde anlattığına göre, ‘Yaşar kaç, yaşar kaç!’ diye televizyonun ekranına bağırıyormuş… Hiç unutamadığım bu canlı yayınım her gün olduğu gibi saat 12.00’de başlıyor, saat 13.00’de bitiyordu. Ben herkes caddelerden işyerlerine ve apartmanlarına girmediği için saat 15.15’e kadar konuştum, durdum. Ekip gelince pılımı pırtımı toplayıp, bu kez Çankaya semtindeki gazete binasına dönmüştüm.
*- ÖYLE SARILDI Kİ!
Daha çok anım var…
Bir keresinde meslektaşım Ender Coşkun bana sarılmıştı.
‘Bırak!’ diyorum, bırakmıyor…
Korkudan mı, heyecandan mı?
Ya da gençlikten mi?
Bilemiyorum…
Herhalde bu durum üç beş dakika sürmüş, koskocaman binada sadece iki kişi kalmıştık.
Neyse geleyim, şimdiki zamana…
İstanbul’da depremden sonra bazı semtlerde trafik kilitlendi, ne ileriye ne geriye gidebiliyorsunuz.
Geçen Pazar günü İzmir’de, Urla dönüşünde, Güzelbahçe gişelerinden girdiğim Çeşme otoyolunda trafiğin kilitlendiği gibi…
Narlıdere gişelerine kadar 10 dakikalık yolu abartısız tam iki saatte almıştım.
Saat tuttum:
Saat 17.43 idi, Abdullahağa Garnizonunun önüne (Ege Ordu Komutanlığı) geldiğimde saat 19.40 idi.
*- SADECE BİR ARAÇ
Bir araç kaza mı yapmış, arıza mı yapmış nedir?
Başında trafikçiler bekliyor, sağ baştaki üçüncü şeridi kapamışlar.
El insan bir basit kazada Ceşme yolu böyle kapanıyorsa, Allah korusun daha büyük bir facia olsa ne olacak?
İmdat şeridinden kaçak gidenler mi ararsınız, İzmir’de pek görülmeyen kaçak çakarlı araçlar mı?
Bir yetkili yok ki, ‘Ne yapıyorsunuz?’ diye sorsunlar.
Gerekeni yapsınlar?
Kazayı görmeden önce, ‘Acaba İzmir’de Pazar boykotu mu var? Tüm görevli polisler orada mı, görevli?’ diye düşünmeden, kendimi engelleyememiştim.
Umarım Vali Bey tatil yaklaştıkça bu konuda önemli tedbirleri aldırır.
*- DEĞİŞİK BÜYÜKLÜKTE
Şimdi de, halkı ve okuyucularımı sakinleştirmek için Prof. Dr. Naci Görür’ün 23 Nisan’daki açıklamasını paylaşayım:
"İstanbul’da Marmara Denizi'nde, Kumburgaz fayı üzerinde çok deprem oluyor. Değişik büyüklükte.
Bunlar Marmara’da beklediğimiz büyük deprem değil.
Bunlar bu fayın biriktirdiği stresi artırıyor.
Yani kırılmaya zorluyor.
Burada asıl deprem daha büyük ve 7’nin üzerinde olacak.
Deprem deprem olduğu zaman konuşulmayacak kadar önemli bir konudur.
Depremin olmadığı zaman konuşup önlem almak lâzım.
Bunu başta hükûmet, sonra belediye ve halk el ele vererek kenti depreme hazırlaması lâzım.
Kentsel dönüşüm, bina yapmak kenti depreme hazırlamak değildir. Deprem dirençli kent apayrı şeydir.
Artık gerekeni halk yapmalıdır.
Yapacağı şey gözetim ve denetimdir."
*- KURULUŞTAKİ KARARLARDAN BİRİ
Bugün 23 Nisan...
Tam 105 yıl önce bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu...
Bu büyük kurumun almış olduğu 3. karar neydi biliyor musunuz?
‘Hattuşaş'da, yani 4000 yıl önce Anadolu'da önemli bir uygarlık yaratan Hititler'in başşehrinde arkeolojik kazıya başlansın...’
Ülkenin işgal altında olduğu, askerin giyecek çorap bile bulamadığı o günlerde, 104 yıl önce bugün "Hattuşaş Kazılacak" diye bir karar alınıyor...
Niye?
Çünkü Yunan Anadolu'yu "buradaki ilk uygarlık Helen'dir", dolayısıyla "Anadolu benim anavatanımdır" iddiasıyla işgal etmiş.
Gerekçe olarak da Efes'i, Milet'i veya Truva'yı gösteriyor...
Hâlbuki Atatürk derin tarih bilgisine dayanarak o zamanlar yeterince bilinmeyen ve Helen Uygarlığından 2000 yıl önce var olan büyük bir uygarlığın farkında.
Hitit öbür adıyla Eti Uygarlığı...
Onun başkentinin de Hattuşaş olduğunu biliyor.
Eğer bunu kanıtlarsa, işgalcinin tezi çürüyecek, yaptığının ‘emperyal istila’ olduğu ortaya çıkacak...
*- ASKERİ ve POLİTİK ALANDA
Asker bir tarafta savaşırken, öbür tarafta Hattuşaş kazılarak 9000 Hitit tableti ortaya çıkarılıyor.
Böylece savaş ‘hem askeri, hem de politik alanda’ kazanılmış oluyor.
İşte Atatürk'e bu nedenle hayranım ben ve benim gibi düşünenler.
Dehasını, binlerce kitabı devşirmiş bilgi hazinesini, bu hazineyi pratik alanda kullanmasını sağlayan kıvrak zekasını, en çok da Türk kavramından 40 asırlık bir Anadolu geleneğini düşündüren yurtseverliğini görüp de hayran olmamak da mümkün değil zaten...
O bir ikon değil, yaşamımızı değiştiren bir liderdir bizler için.
Günümüzde maalesef değerini tartışmaya açtığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi de kurulur kurulmaz böylesine bir karar alabilecek vizyonda, değeri tartışılmaz bir kuruluşumuzdur.
*- İNSANIN ÇÖKÜŞÜ
Cengiz Çetin yazmış:
“Bir insanın çöküşü; Saçlarının ağarması, yaşlanması değildir!
Yaşama sevinci biterse, merhametini yitirirse, sabrını tüketirse, kendine ve çevresine sevgisini yitirirse işte o zaman insanın çöküşü başlamıştır!...”
Demek ki bunlara dikkat edeceğiz!
*- EVDEN KOVULDU
Büyükanne, torununa öfkeyle baktı ve buz gibi bir sesle şöyle dedi:
‘Git. Terk et evimi. Seni bir daha burada görmek istemiyorum.’
Büyükbaba, şaşkınlık içinde araya girdi:
‘Ne yapıyorsun?
Neden böyle davranıyorsun?
Bu çocuk sadece torunun değil…
O senin için bir evlat gibiydi. Sen büyüttün onu…’
Ama yaşlı kadın onun sözlerine kulak asmadı.
Olayı gören komşular ise şok içindeydi.
Bir zamanlar yumuşak kalpli, sevecen olan bu kadın, şimdi çocuğu hiçbir açıklama yapmadan evden kovuyordu.
*- YAKIN ARKADAŞLARI
Çocuğun başka seçeneği kalmamıştı.
Gitti.
Yolda en yakın arkadaşıyla karşılaştı ve her şeyi anlattı.
‘En azından bu ayki küçük harçlığını alabildin mi?’ diye sordu arkadaşı.
‘Hayır…
Büyükanne hiçbir şey vermeden, beni kapı dışarı etti,’ dedi çocuk, kırık bir sesle…
‘Sana yardım etmek isterdim… Ama elimden bir şey gelmez’ dedi arkadaşı ve uzaklaştı.
Bunun üzerine başka bir arkadaşının evine gitti.
Kapı büyük bir neşeyle açıldı:
‘Ooo, oyun oynamak için mi geldin?’
Çocuk gözlerini yere indirdi, sesi titreyerek konuştu:
‘Ben… Gidecek hiçbir yerim yok. Sende kalabilir miyim, lütfen?’
Diğer çocuğun yüzündeki gülümseme anında kayboldu.
‘Bana verecek hiçbir şeyin yok ama yine de benden yardım istiyorsun öyle mi?
Git buradan.
Hiçbir şeyi olmayan, hiçbir şeye değmez.’
Yaralı, utanç içinde kız arkadaşının evine gitti.
‘Sevgilim… Büyükanne beni evden kovdu. Üzerimdeki kıyafetlerden başka hiçbir şeyim yok. Bana yardım et… Gidecek yerim yok…’
Kız, üzgün bir ifadeyle onu dışarıda bekletti ve ailesiyle konuşmaya gitti. Geri döndüğünde gözleri hüzün doluydu.
“Üzgünüm.
Ailem ‘işe yaramaz’ birini evde istemiyor.
Artık bana verecek bir şeyin kalmadığına göre… İlişkimize de son veriyorum.”
Genç, hıçkırıklara boğuldu.
Yakın bildiği herkes onu terk etmişti.
*- YALNIZ BAŞINA KALINCA
Tek başına, amaçsızca sokaklarda dolaştı, sonra kaldırıma oturdu, kalbi paramparça halde.
Kendi kendine fısıldadı:
‘Demek ki ben değersizim… Şimdi ne olacak?’
İşte o anda, umutsuzluğun en derin noktasında dedesi onu buldu.
‘Onu affet!’ dedi, büyükanneden söz ederek.
Sana zarar vermek istemedi.
‘Ya sen?’ dedi genç, gözleri suçlayarak dolu.
Neden hiçbir şey yapmadın?
Yaşlı adam, sakin bir sesle cevap verdi:
‘Eve dön, her şeyi anlayacaksın…’
Bir an duraksadıktan sonra çocuk arabaya bindi.
Eve döndüklerinde, büyükanne koşarak sarılmak istedi…
Ama genç onu itti.
Dede işaret etti, oturmasını söyledi ve yumuşak bir sesle konuştu:
‘Evladım… Büyükanne seni durduk yere reddetmezdi.
Sana çok önemli bir hayat dersi vermek istedi.
Onun gözünde, sen ‘gözlerini kör etmiş, seni hak etmeyen arkadaşlarını, sevgilini putlaştırmıştın.’
*- ACI GERÇEK
Ve bugün, gerçekten onlara ihtiyaç duyduğunda, hiçbiri elini uzatmadı.
Seni çok sevdiğin o kız mı?
Her şeyini ona verdin, ama sende hiçbir şey kalmadığında seni terk etti.
Arkadaşların mı?
Yıllardır senden faydalandılar, ama bir bardak suyu bile çok gördüler.
Büyükanne sana sadece bir şey öğretmek istedi:
Pek çok insanın gözünde, sen ‘yalnızca sahip oldukların’ kadar değerlisin.
Gözleri yaşlı çocuk, büyükanneye döndü ve kısık sesle söyledi:
‘Beni affet…
Bugün bana asla unutamayacağım bir ders verdin.’
Yaşlı kadın onu sevgiyle kucakladı.
‘Seni seviyorum, yavrum.
Hâlâ çok gençsin, dünyayı masum gözlerle görüyorsun.
Sana kendi yöntemimle, hayatın gerçek yüzünü göstermek zorundaydım.’
*- SONUÇ
Ders:
Her şey yolundayken etrafında birçok insan olur.
Ama zor zamanlarda… Yalnız gerçek olanlar kalır.
Dünya çoğu zaman ‘ne olduğuna değil, neyin olduğuna’ bakar.
Seni gerçekten sevenlerle, senden sadece faydalananları ayırt et.
Çünkü her şeyini kaybettiğinde… Gerçekten kim değerli, o zaman görürsün.
Peki ya sen?
Seni sen olduğun için sevenleri biliyor musun, yoksa sadece sahip oldukların için mi yanındalar?
*- HAYATIN GERÇEĞİ
Bu hikâye seni sadece duygulandırmak için değil… Uyandırmak için yazıldı.
Çünkü insan, her şeyini kaybettiğinde, gerçeği görmeye başlar.
Eğer bu ders kalbine dokunduysa, onu sakla.
Gözünü açması gereken biriyle paylaş.
Ve eğer sen de bir gün, hiçbir şeyin kalmadığında kendini değersiz hissettiysen…
Sadece şunu yaz:
‘Anlıyorum!’
Burada, birlikte… Gerçekleri görmeyi öğrenelim.
*- NİLAY ŞAŞIRTTI
Nilay Balaylar eski arkadaşım.
Yıllar önce televizyondaki bir yemek programına davet etmiş, dost olmuştuk.
Hep yemek tarifleri ya da yaptıklarını paylaşırdı.
Bu kez bir yazıyı paylaşmış.
Merakla okudum.
Başlık şöyle: ‘Annem Değişti!’
‘Annemin çok sorunu vardı.
Uyuyamazdı, sürekli yorgun hissederdi.
Asabi, huysuz ve aksi biriydi. Hep bir yerleri ağrırdı, ta ki bir gün, hiçbir uyarı vermeden değişene kadar.
Oysa durumlar aynıydı… Ama o artık aynı değildi. Farklıydı.
Kardeşim itiraf etti:
‘Anne, üniversitedeki bütün derslerden kaldım…’
Annem sakinlikle cevapladı:
‘Sorun değil. Telafi edersin. Eğer edemezsen, seneye tekrar alırsın. Ama bu kez kayıt ücretini kendin ödersin.’
*- SORUN DEĞİL
Kız kardeşim endişeyle geldi:
‘Anne, arabayla kaza yaptım.’
Annem dedi ki:
‘Sorun değil. Arabayı servise götür, tamir masraflarını nasıl karşılayacağını bul, bu arada otobüs ya da metro kullanırsın.’
Sonra gelini geldi.
Ona da kendi sorumluluğunu anımsattı
Hepimiz şaşkındık.
Bu ani sakinlik karşısında toplanıp endişelendik.
Bazılarımız onun bir doktora göründüğünü ve “umursamama” haplarından 1000 mg’lık bir doz aldığını düşündü.
Hatta belki de çift doz almıştı!
Sonra, filmlerdeki gibi, bir aile müdahalesi düzenlemeyi düşündük.
Belki de sinir krizi ilaçlarına bağımlı hale gelmişti.
*- KENDİ HAYATINDAN SORUMLU…
Ama büyük bir şaşkınlıkla, hepimizi topladı ve yumuşak bir sesle şöyle dedi:
‘Herkesin kendi hayatından sorumlu olduğunu anlamam uzun sürdü. Yıllarımı sizin sorunlarınıza dertlenerek, kaygılanarak, depresyona girerek, sinirlenerek, uykusuz kalarak geçirdim.
Ama fark ettim ki, bunların hiçbiri sizin problemlerinizin çözümüne katkı sağlamıyor… Sadece benim sağlığımı mahvediyor.
Başkalarının davranışlarından ben sorumlu değilim, ama kendi tepkilerimden sorumluyum.
Bu yüzden kendimi korumaya, sakin kalmaya ve herkesin kendi sorumluluğunu üstlenmesine izin vermeye karar verdim.”









0 Yorum