DİMDİK AYAKTA DURMALISIN
*- İNSAN DÜŞÜNÜNCE Doğanın kusursuz dengesi her bir bakışta kendini gösteriyor; her çiçek, her kanat çırpışı yaşamın döngüsüne bir selam niteliğinde bize geliyor. İlkbaharın büyüleyici anlarını dostlarımızın yakınlığıyla kendimizde, benliğimizde hissediyoruz. Bu anların ölümsüzleşmesini, doğanın güzelliğini bir adım daha yakın düşünüyoruz. İnsan düşününce insan oluyor. Ve aklımızdan çok şey geçiyor. Uzun süredir Ankara’da görev yapan, gençlik arkadaşım Cihan Çitaker sürekli takipçilerimden, okuyucularımdan. ‘Kırmızı Gelincikler’ başlıklı yazımın içindeki konulardan etkilenen, duyguları kabaran Cihan Çitaker kalemi eline almış. Yazımın içinde, tek odalı gecekondu gibi bir okulu, Devrim Öğretmeni ve payına bir erkek montu düşen kız öğrencinin durumunu da anlatmıştım. Maziyi, yani geçmişi, çocukluğunu anımsayan içimizden biri Cihan Çıtaker’in Ankara’dan yazdığı mektubu okuyalım;
*- AYAĞINDA TAHTA TAKUNYA
Cihan Çitaker, yazımı paylaşarak, yazıyor:
“Teşekkürler Ankara'dan sevgili dostum,
İTBF den sınıf arkadaşım Yaşar Eyice.
Gazi İlkokulu üç veya dört’teyim, sabahçıyım...
Öğlen okuldan çıktıktan sonra, Fransız hastanesi köşesinde bir büfe vardır o zaman.
Arkadaşlarla Kahramanlar’a yürüyoruz.
Birden benim küçüğüm, Ahmet kardeşimi gördüm, beni ‘ayağında tahta takunya ile’ arıyordu.
Annem göndermiş, ‘abinle değişin!’ diye.
Haşlandım adeta, ona gücüm de yetmiyor.
Çaresiz, ona darda gelse, çıkardım ayakkabılarımı verdim.
Takunyalarla, ağlaya sızlaya eve döndüm.
Ahmet de okula gitti.
Kime ne, nasıl anlatacaksın!
Alsancak İzmir'in zengin muhiti.
Ahmet’in ayakkabıları artık giyilemeyecek hale gelmişti, zaten eskiydi, onlarla top oynardı...
Olay bir daha olamazdı, eskiciden falan herhalde bir ayakkabı bulundu, alındı, bilemedim...
*- SONRASI
Ve nihayet 21 Aralik 2024’ te Ahmet kardeşimi kaybettik.
Sigaradan Coah hastası olmuştu.
Annem Semiha tam 94 yaşını doldurmuş idi.
Altı çocuk, fakirlik, tütün mağazası, Tekel Alsancak Merkez İşlemesi, ‘adam koca’ derdi ve ona buna temizlik...
Neyse hepimiz okuduk ,evlendik, Ahmet hariç,
O İlkokulu Kahramanlarda bitirdi.
Kalemle komşu kızı Mukaddes, kardeşimizin az daha gözünü çıkaracaktı, şakalaşırken.
Tayin ettiler... Ben kurtuldum...
Annemi de 10 Mart.2025 sonsuza uğurladık.
2000’ lerden beri daha mutluydu... Mekanları cennet olsun.... “
*- AİLELERE BÜYÜK YÜK
“Yaşar Eyice, biz 1968 kuşakları, yani 1945/1975 devresi çok sıkıntılar çektik.
Yahu ‘bu da geçer inşallah!’ diyemedik...
Çocuktuk...
Çoğumuz okulu bıraktık...
Okuyanlar da bilmeyerek ailelerine büyük yük oldular....
Selamlar Ankara'dan Altındağ'dan, öpüyorum yanaklarından..
Bu ufak hikâye sana çok şey hatırlatacaktır...
Sağlıklı bir yaşam dilerim, ailenizle birlikte mutluluklar dilerim...”
Bu arada İzmir dışındaki okuyucularımıza da bir iki anımsatma yapayım;
Sevgili Cihan Çıtaker’in yazısında sözünü ettiği İTBF, İktisadi Ticari Bilimler Akademisi…
Daha sonra kurulan ve binası Rektörlük olan, Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlandı ve Fakülte oldu.
Gazi ilkokulu İzmir’in en ünlü okuluydu.
Varlıklı ailelerin çocukları içindi ve paralı öğrenciler ve önemli kişilerin çocukları için özel sınıfları vardı, Milli Eğitim’in ‘böyle bir şey olmaz!’ diye açıklamalar yapmasına rağmen.
*- MERKEZ İZMİR FUARI’YDI
Kaahramanlar ise Alsancak’ın bitişiğindeki ayrı bir mahalle idi.
Şöyle anlatabilirim:
İzmir Enternasyonal Fuarı’nın (Kültürpark) bir kapısı Kahramanlar’a bağlı, diğer kapılarından biri de Alsancak’a bağlı diyebilirim.
İzmir’in iki köklü lisesi de burada, Kültüpark’in iki ayrı kapısının karşısındadır, Namık Kemal ve Atatürk Liseleri…
Aralarında dostluk kadar kıyasıya bir rekabet vardır.
Ama sınıflarda ayrım yoktur. Milletvekili çocukları da, ‘kapıcı’ dediğiniz ‘Apartman görevlilerinin’ çocukları da, lavantenler de yan yana eğitim ve öğretim görmüşler, dostlukları baki olmuştur.
*- SIMSIKI, DİMDİK
Ayaklarının üstünde durmasını öğrenmelisin, sendeleyerek ya da tökezleyerek değil; dimdik ayakta durmasını.
Dürüst olmasını öğrenmelisin yalanla ve dolanla değil tıpkı bir ayna gibi olmasını.
İçten bir gülüşü öğrenmelisin; sinsice tebessümü ya da sırıtmayı değil sımsıcak bir gülüşü.
Yasamla kıyasıya mücadeleyi öğrenmelisin ‘Pes ettim’ ya da ‘Korktum’ demeyi değil
İnanmış bir kalple mücadeleyi öğrenmelisin.
Ve sana son sözüm:
‘Bir gün gerçekten sevmeyi öğrenmelisin; kırmayı ve incitmeyi değil!
Gerekirse küçük bir kalpte, koca bir sevgi olmayı öğrenmelisin ."
*- NEDEN?
Şimdi de büyük sanatçı Şener Şen’i misafir edelim ve sözü kendisine verelim:
"Bana dediler ki; ‘Zeki Alasya'nın cenazesine gittik, siz yoktunuz. Neden gelmediniz?’
Bilmiyorlar ki, ben aynı gün annemi uğurladım sonsuzluğa.
Hem de aynı mezarlıkta.
Zeki Alasya, benim bir kardeşim bir parçam gibiydi.
Nasıl böyle bir şey düşünürler...
Ben oraya gelsem bile Kemal'in cenazesindeki gibi kameralardan uzak kalmayı tercih ederdim.
Yani beni yine göremezdiniz...
*- KİMİN İÇİN
Zeki'yi defnettikten sonra Metin Akpınar ve Orhan Gencebay'ın neden ortadan kaybolduğunu hiç merak ettiniz mi?
Etmediniz!
Ben söyleyeyim, bizim aile kabristanlığına geldiler, hem de koşa koşa. Ben annemi toprağa verirken oradaydılar, definden sonra Zeki'nin mezarına gittik, kimsecikler yoktu...
Peki siz oraya ‘Zeki Alasya için mi gittiniz, yoksa gelen ünlüleri görmek için mi?’
Gözleriniz beni aramışsa, belli ki gelen ünlüleri görmek için gelmişsiniz.
Nejat Uygur'un son şiirindeki ilk dizeler geldi birden aklıma:
'’Biliyorum cami avlusundaki bu kalabalık bana değil, gelen ünlüleri görmek için…
‘Aa o da burada şu da burada’ deyip, keyif çatmak için.
Beni musalla taşında unutanları görüyorum,
Hayatımda ilk defa katıla katıla gülüyorum...
Çünkü kırkım dolmadan unutulacağımı biliyorum...''
*- KARNI TOKMUŞ!
Bugün yazdıklarıma uygun bir şiir okuyalım Mahzuni Şerif’ten, ‘Karnım Tok Benim’i;
“Ta ezelden ırgat oğlu ırgatım,
Beylik gibi asaletim yok benim,
Bulgur yerim, su içerim kime ne?
İt yalına şükür karnım tok benim./
Höllükte büyüdüm, beşikte yattım,
Emeksiz şerefi sevene sattım,
Zehir zıkkımı memede tattım,/
Dostlarımdan düşmanlarım çok benim,
İliğimden çıkmaz tezek dumanı,
Gün oldu aş yaptım çayır çimeni,/
Çektiğimde kırk yamalı tumanı,
Sevgilimdir tüfek benim ok benim,/
Bir fidan ki kesilince bitmez mi?
Dallarında nice kuşlar ötmez mi?
Bir yiğide bir kör ocak yetmez mi?
Neme gerek kömür benim kok benim/
Mahzuni'yi mengeneye germişler,
Başucuna sorgucuyu dermişler,
Ölsün diye bana ceryan vermişler,
Zencirimi yakar gider, şok benim.”
İnsanın halinden insan anlar!,,,
*- İNSANIN HALİNDEN
Şimdi son cümleyi, yani ‘İnsanın halinden insan anlar’ı alıp yazımıza devam edelim:
“Banka reklamlarının birçoğu ‘halinizden anlıyoruz!’ diye açık bir slogan kullanıyor.
Oysa bununla sadece kendi vitrinini süslüyor, insanları iç dünyalarından eksilen ‘anlaşılmak’ noktasından yakalıyor.
Farid Farjad çok sevilen bir sözü vardır;
‘Sevmek, gönül almak, ince düşünmek, güzel konuşmak, halden anlamak, düşeni kaldırmak, ağlayanı güldürmek hep bedava biliyor musunuz?’ der.
Ama insanlık bunların hepsini çok pahalı görüyor.
İnsan olduğumuzu anlamak ve sağlam ilişkiler kurabilmek için önce başkalarının halinden anlamamız gerekiyor.
Ne mutlu etrafı halinden anlayan insanlar ile çevrili olanlara, değil mi?
Kemal Sayar böyle düşünüyor ve yazıyor çoğunlukla.
*- DÜŞÜNSENE!
Hızımızı bugün de alamadık.
Öyleyse Rahmetli Turgut Özakman'dan da bir şeyler karalayalım:"
“Düşünsene;
Köydesin.
Tarlada uğraşıyorsun.
Gazetelerden Yunanlıların Ege' yi işgal ettiklerini okuyorsun.
Yaşadığın köye çok uzaktalar. Sana gelene kadar durdurulacaklarını ve köyüne gelemeyeceklerini düşünüyorsun.
İki gün sonra gazeteye bakıyorsun.
Komşu şehirdeler. Yolu yarılamışlar.
Endişeleniyorsun.
Birkaç gün sonra gazete de çıkmaz oluyor.
Çevre köylerden haber geliyor.
Hepsinin basılıp yakıldığını duyuyorsun.
Bıçak kemiğe dayanmış.
Gidecek yerin de yok.
Bekliyorsun. Sabah oluyor, akşam oluyor sonra tekrar sabah oluyor.
Belki bizim köye gelmezler diyorsun.
*- SİLAH SESLERİ
Köyden silah sesleri gelmeye başlıyor.
Kaçınılmaz son geliyor.
Artık senin köyündeler.
Düşünüyorsun;
Eşini kızını ve oğlunu kilere saklıyorsun. Silahını alıp evin camından dışarısını gözlüyorsun.
Dakikalar sonra evin önünde 30 kişilik düşman müfrezesi görünüyor.
Basıyorsun tetiğe.
Biri indi.
Bir daha basıyorsun. Bir düşman daha indiriyorsun
Üç dört beş derken mermin bitiyor.
Dalıyorlar evin içine. Dipçik ile suratını dümdüz ediyorlar.'
‘Aman beni vurup gitsinler de ailemi bulmasınlar’ diye dua ediyorsun.
*- BULURLAR
Buluyorlar.
Askerlerden üçü ‘Biz bunu bir sorgulayalım’ deyip pis pis gülerek eşini sürükleyip ahıra götürüyor.
Diğer üçü de kahkahalar ile ‘Biz de bunu sorgulayalım!’ deyip kızını bahçeye çıkarıyor.
Askerlerden biri oğlunu işaret ediyor.
‘Öldürün bunu. Büyüdüğünde intikam almak ister…’
iki asker vurmak için oğlanı evin arkasına götürüyor.
Çaresizsin.’
‘Beni vurun onlara dokunmayın’ diyorsun ama nafile.
Ellerin bağlı. Bir şey yapamıyorsun.
‘Her şey buraya kadarmış!’ diyorsun.
Tam bu esnada köyde silah sesleri başlıyor.
Ancak bu sefer çığlıklar köylülerden değil, düşman askerlerinden geliyor.
Türk askeri giriyor köye.
*- MEHMETÇİK OLMASA
5 Mehmetçik evin arkasına koşuyor oğlanı kurtarmak için.
Düşman askerini indirip oğlanı kurtarıyorlar.
4 Mehmetçik. Ahıra saldırıyor ‘eşinin ırzına geçmesinler ‘diye. Son anda yetişiyorlar. Orada ki düşman askerini de vurup hatunu kurtarıyorlar.
Diğer Mehmetçikler evin bahçesine dalıyor. Kısa sürede çatışma bitiyor. Kıza da zeval gelmeden kurtarıyorlar.
O asker senin canını, namusunu, şerefini kurtarıyor.
Şimdi sen bu askerlere, ‘Oruç tutuyor musun, namaz kılıyor musun, cumaya gidiyor musun, hangi partilisin, mezhebin nedir, dinin nedir?’ diye soru sorar mısın?
O noktadan sonra, senin için önemi olur mu?
Bizi birleştiren partimiz, rengimiz, dinimiz ya da mezhebimiz değildir.Bizi birleştiren maya akrabalıktır, Türklüktür,
*- ÖZGÜR TÜRKİYE
Birbirinize sahip çıkın.
Sizin köyünüze sıra gelmeden...
Anadolu’yu vatan yapan, ‘Yurtta Barış, Dünyada Barış’ diyerek bağımsız ve özgür Türkiye Cumhuriyetini kuran, eşsiz, yüreğinde sadece vatan sevgi ve şuuru olan önderimiz Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, kahraman ve fedakâr komutan ve silah arkadaşları ecdadımızı saygı ve minnetle anıyorum.
Allah Rahmet Eylesin… “
*- YOKSULLUK İÇİNDE
Tüm mücevherleri çalınan Sophia Loren, perişan halde ağlarken, efsane yönetmen Vittorio De Sica yanına gelir ve ‘Sophia, gözyaşlarını boşa harcama.
Biz yoksulluk içinde doğmuş iki Napoli'liyiz.
Para gelir ve gider.
Senin için ağlayamayan bir şey için asla ağlama!’ der.
*- ASLA AĞLAMA
‘Senin için ağlayamayan bir şey için asla ağlama...’
Tüm zamanların en efsane yönetmenlerinden, De Sica’nın bu sözü, daha sonra deyim haline gelir.
Baş edemediğin, içinden çıkılmaz bir sorunla karşılaştığında kullanılır.
(Non piangere mai per qualcosa che non possa piangere per te)
*- DENİZ GEZMİŞ ve GABRİELE KADENBACH AŞKI
Bir dönem, İngilizce öğrenmenin en iyi yolu, yurtdışından mektup arkadaşı edinmekti.
Onlarla yazışarak dil geliştirilirdi.
Buna aracılık eden kuruluşlar, dünya gençleri arasında adres değiş tokuş ederdi. Facebook’un öncülüydü belki…
Deniz’in de 17 yaşındayken, dört ‘Penfriend’i vardı.
Ravalpindi’den Baby Maudud...
Berlin’den Gabriele…
Belçika’dan Jeannine…
Ve Buenos Aires’ten Teresita...
Deniz, Bilir Koleji’nde geliştirdiği İngilizcesiyle onlarla yazışıyor, fotoğraf istiyor, fotoğraf gönderiyor, gelen renkli kartpostalları, mektupları, fotoğrafları saklıyordu.
O mektuplar, Deniz’in infazından sonra yıllarca annesinin sandık odasında, bir çamaşır sepetinin içinde, torbalara sarılı şekilde muhafaza edildi.
Annesi, oğlunu özledikçe o mektuplarda parmak izlerini aradı; satırları okşadı, sevdi.
Deniz onlardan gelen mektup ve resimleri itinayla saklamıştı..
İtinayla saklandığı yerden çıkarılan mektuplar Can Gezmiş'te bir merak uyandırdı
Yaptığı araştırmalar sonucunda Gabriele'nin hala Almanya'da aynı adreste yaşadığını öğrendi.
*- MEKTUBUN PEŞİNDE
Ve yarım asırlık bir mektubun peşine düşmek üzere Hamdi Gezmiş, Can Gezmiş ile soluğu Almanya'da bir kafede aldı.
Evet Gabriele karşılarında oturuyordu.
60 yaşlarında olan Gabi'yide heyecan sarmıştı.
Tam 50 yıl önce Deniz'e yazdığı mektubu uzattık kendisine,
İnanamadı olanlara, Deniz'le yazışmasını hatırlıyordu ama maalesef Deniz'den gelen mektupları saklamamıştı.
Ne olmuştu ki Deniz'e?
Neden bu kadar önemliydi?
Merak içinde sorduğu soruya, Espiri yeteneğini amcası Deniz'den alan Can yapıştırdı cevabı
‘CHE GUEVA öyle bir şey...
Deniz'in bizim için önemi öyle işte’
Selam olsun yoldaş sana
Selam olsun ülkemin yediverenlerine
Selam olsun kızıl karanfillerine
Bin selam olsun…”
Abim Deniz kitabından...
*-









0 Yorum