GÜLÜŞÜNE SAKIN ALDANMAYIN...
*- YETER İnsanların en tehlikeli yanı, hep sakladıkları yüzleridir. Herkes kendini anlatır ama asla tam olarak göstermez. Gülüşler çoğu zaman en iyi gizlenmiş yalanlardır. Çünkü her insan iki kişidir: görünen ve derinlerde sessizce saklanan. Bu anlatım Emra Velaz’den…
Kaç gündür çeşitli örneklerini veriyorum:
Sivri biberden tutun da domatese kadar…
Şimdi bir başka örnek:
Sade kahve ile kruvasanın fiyatının 700 TL olduğunu gören vatandaş:
“Bu ülke fırsatçılarla dolu!
Bir kahve ve bir kruvasan 700 TL’ymiş.
Menüyü aldım kasaya gittim, bu para verilmez diyerek mekandan ayrıldım.
Hemen yanındaki kafeye gittim iki börek ve kahveye 350 TL verdim. Farkı görüyor musunuz?
Mesele para değil, ticari ahlak…
Esnafın çoğunda kalmamış.
Pahalı bulduğumuz mekândan kalkıp gitmeyi normalleştirelim.”
Muammer Kantar, Emine Algül, Ramazan Akın (Rambo), ya da Ümit Rıza Şendoğan’dan aldım bu olayı…
İsim önemli değil, olay önemli…
Keşke bizler de bu arkadaşlarımızın yaptıkları gibi yapabilsek, ‘Yeter!’ diyebilsek….
Şimdi de Ece Üner'den müthiş ironi!
“23 Nisan'da çocuklar bakanların yerine geçmesin, bu kez bakanlar çocukların yerine geçsin
Mesela
Sanayi Bakanı, sanayide çalışsın,
Ticaret Bakanı, pazarda su satsın,
Sağlık Bakanı, bir gece parkta yatsın,
Aile Bakanı, 1 gece Çocuk Esirgemede kalsın…”
Geçenlerde cezaevinden çıkan birinin şu anlatımı dikkatimi çekti:
‘Bırakan içeride yatmayı, bir gün emniyetteki nezarette kalın, o sidik kokusu ve kakalara dayanın sizi göreyim!’
Ben de bazılarımıza, ‘Aklınızı başınıza alın!’ diyorum…
Yoksa, ‘Kendim ettim, kendim buldum!’ demeniz yakın, ona göre!...
El salvador'daki CECOT hapishanesi sayesinde el salvador'daki suç oranı %98'den %2'lere kadar gerilemiş durumda.
Hapishane kuralları gereği mahkûmlar suç işledikleri için pişman oluyorlar.
Şartlar mahkûmlar için çok ağır aç kalma ağır tecrit uykusuzluk ve sürekli çalışma gibi.
Tuvalet, nezaret aklınıza neresi geliyorsa temizliği de sizin üzerinize oluyor.
Videosu bile düşüncelerin değişmesine neden oluyor…
*- BAŞLICA GÖREVİMİZ
Neslihan B.’ye kulak verelim:
“Çocuklarımızı sevgi ve şefkat ile büyütelim.
Onları bilerek, isteyerek biz dünyaya getirdik.
Parayla satın alınamayacak değerleri öğretmek, ayrıca kul ve ebeveyn olarak başlıca görevimizdir!!!”
Bir ülkeyi yok etmek için atom bombasına ya da füzelere ihtiyaç yoktur;
Ülkenin eğitim kalitesini ve de ahlaki değerlerini düşürmek yeterlidir.
Eğitim ve ahlakin çöküşü, milletin de çöküşüdür.
*- ANAHTAR ÖĞRETMENDE
Her ne kadar ne demek istediğini tam anlamadım ama fotoğraflarını da paylaşınca iş değişiyor.
Sanıyorum konu ve anlatım ‘güvenlik’ ile ilgili.
Sanıyorum bizim yetkililer ‘güvenlik önlemlerini’ ele aldıklarında İsveç yetkilileri ile bağlantı kurarak önemli bilgileri alırlar.
Konu şu:
İsveç’te öğretmenlik yapan Türk vatandaşının paylaşımı:
“Sınıf kapısı sadece benim anahtarımla açılıyor.
İçeriden de kilit sistemi var, içeriye doğru açılıyor kapı.
Sınıflarda acil çıkış pencereleri var.
Sınıfların hepsi birbirine bağlı.
Çünkü çocukların koridorları kullanmaması gerektiği acil durumlarda kaçmaları için…
İsteyince her şey olur…”
*-
Süleyman Erçolak, Bayındır İbrahim Çavuş Mahallesi Muhtarı…
Vatandaşların şikayetlerini ele almış, paylaşmış.
Aslında bu şikayetler her yerde karşımıza çıkıyor.
Süleyman Erçolak’ın ağzından anlatınca hak vereceksiniz!
“Necati Uza Mahallesi istikametinden İbrahim Çavuş Mahallemize gelen traktör, motosiklet, taksi, otobüs ve kamyonet sürücülerinin, yolun uzun ve düz olmasını fırsat bilerek aşırı hızla seyretmeleri ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.
Bu durum, mahalle sakinlerimizin can güvenliğini tehdit etmekte, özellikle sokaklarda oynayan çocuklarımız açısından büyük risk yaratmaktadır.
Mahallemizde yaşanan bu tehlikeli sürüşlere karşı gerekli hassasiyetin gösterilmemesi halinde, tarafımızca alınan görüntüler karakola ve Jandarma Trafik ekiplerine iletilecek olup gerekli yasal işlemlerin başlatılması sağlanacaktır.
Tüm sürücülerimizi daha dikkatli ve kurallara uygun şekilde araç kullanmaya davet ediyor, vatandaşlarımızın can ve mal güvenliği için herkesin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesini önemle rica ediyorum.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Süleyman Erçolak, İbrahim Çavuş Mahallesi Muhtarı…”
Yazıyı okudunuz.
Süleyman Muhtarı kutluyorum.
Hem olayı paylaşıyor, hem de sürücülere de uyarı görevi yapıyor.
‘Kurallara uyun!’ diyor…
Eee laftan anlamayanın hakkı burada ‘kötek’ değil… Para cezası, hatta ehliyet de elden gidebilir, ‘ekmek teknesi’ araçlar garaja çekilir…
*- ADABI MUAŞERET GİBİ
Japonya’da her sene başında okul idaresi ve öğretmenler, öğrenci velilerine 18 maddeden oluşan bir liste gönderirler.
Japonlar için davranışın ve birtakım tutumların çok önemli olduğunu biliyoruz.
Bu davranış ve tutumlar bütününü genelde çocuk yaşta okulda ve aile içinde öğreniyorlar.
Aslında bizim okullarımızda da, doğrudan liste verilmese de, gerek aileden gerekse öğretmenlerimiz tarafından dikkatlice takip edilerek yaşama geçiriliyor.
Benim için bu 18 maddenin hepsi önemli de, en önemlisi olarak 18’nici medde.
Okuyalım:
1) Birisi konuşurken dikkatli bir şekilde dinle.
2) İnsanlara selam ver, soruları açık bir şekilde ve duyulabilir bir sesle cevapla.
3) Sandalyede uygun bir şekilde otur.
4) Başkalarına ait olan eşyaların, sana ait olmadığını anla.
5) Ayakkabılarını çıkardıktan sonra düzenli bir şekilde yerine koy.
6) Giysilerinin temiz olduğundan ve kırışık olmadığından emin ol.
7) Masanı ve çevreni düzenli tut.
Gece erken yatmayı, sabah ise erken kalkmayı öğren ve bu sorumluluğa alış.
9) Kahvaltıyı önemse.
10) Dişlerini her zaman fırçala.
11) Asla yalan söyleme.
12) Kimseyi dışlama ve kimseye dışlanmış hissettirme.
13) Eğer birinin bir problemi varsa ona yardımcı ol.
14) Kimse hakkında kötü şeyler söyleme.
15) İnsanlarla iyi geçinmeyi, oynamayı ve bir şeyler öğrenmeyi alışkanlık haline getir.
16) Sadece tek başına oynama. Başkalarıyla da oynayabilecek kadar sıcakkanlı ol.
17) Hem doğada zaman geçirip rahatlamak, hem de daha fazla hareket etmek için dışarıda oyna.
18) Eğer hata yaptıysan büyük bir ciddiyetle özür dile.
*- ONURU YETİYOR!
Konu Japonya olduğu için, Tokyo’da Japonlarla önemli bir araştırmaya katılan Kimya Y. Mühendisi akademisyenlerimizden Gülnihal Yelken’in şu önemli anlatımını da paylaşmak istiyorum.
Kimyacı akademisyenimiz Gülnihal Yelken anlatıyor:
“Tokyo'da, her 12 dakikada imkânsızı başaran bir temizlik ekibi var.
Onlara TESSEI deniyor.
Tokyo İstasyonu'ndaki Shinkansen mermi trenlerini temizliyorlar.
Bir tren geldiğinde, tekrar kalkmadan önce 12 dakika duruyor.
Yolcuların inmesi için iki dakika.
Sonraki grubun binmesi için üç dakika daha.
Geriye yedi dakika kalıyor.
O yedi dakikada, bir kişi şunu yapmak zorunda:
- 100 koltuğu temizlemek
- Her tepsi masasını silmek
- Zemini süpürmek
- Her koltuğu seyahatin yeni yönüne çevirmek
- Tüm kafa yastık kılıflarını değiştirmek
- Üst rafları kontrol etmek
- Gelen yolculara eğilip selam vermek.
Sadece yedi dakikada…
Bunu günde yüzlerce kez yapıyorlar.
Harvard Business School, onlar hakkında bir vaka çalışması yayınladı.
The New York Times buna ‘7 dakikalık mucize’ dedi.
Turistler şimdi sadece izlemek için peronda duruyor.
Başlamadan önce trene eğilip selam veriyorlar.
Bitirdiklerinde, sıraya girip yolculara eğiliyorlar.
Saat başı ücret alıyorlar.
Çoğu 50'li ve 60'lı yaşlarında.
Japonya temizliği icat etmedi.
Küçük şeyleri mükemmel yapmanın onurunu icat ettiler.
*- BIRAKIN DA…
Selahattin Haseki Bornova’dan çocukluk arkadaşım. Sanıyorum ortaokul ve liseyi de birlikte okuduk. Ben fotoğraf meraklısı olmadığım için elimde fazla görüntülü belge yok.
Halbuki bir ara Namık Kemal Lisesi’nde ‘Siyah- beyaz fotoğraf laboratuvarı kurmuştuk.
Yürütemedik…
Ömrü kısa sürdü.
Benimle ilgili fotoğrafları Mali Müşavir Ahmet Cun ile rahmetli Okan Yüksel gönderdi.
‘Nereden nereye?’ diyeceğiniz önemli bir paylaşımı da Selahattin Haseki gönderdi.
Prof. Dr. Tufan Gündüz bakın ne diyor?
“Yıllardır savaşı yapan benim, toprağa sahip çıkan benim, sınırları bekleyen benim, ordu besleyen benim, ordular yürüten benim bunun sefasını süren de sensin.
Bundan neden rahatsız oluyorsun ki?
Olmayın rahatsız.
Bundan mutlu olun.
Yine savaş kapıya çıkınca yine ben haldır haldır koşuyorum.
Barış olunca yine ben koşuyorum.
Acıdan ölen benim, sefil olan benim.
Bırakın da bir kere de Türk'üz diyelim.”
*- HADİSE İÇERİSİNDEN
Atatürk'ün fotoğrafçısı Cemal Işıksel anlatıyor:
“Ben Atatürk’ün hususi fotoğrafını çekmezdim.
Portre yapmazdık.
Hadise içerisinde resimlerini alırdım.
Hiçbir zaman biçimsiz pozunu almadım.
Olmazdı da zaten.
Gazeteciydim.
Resimlerini alırken Atatürk hiçbir zaman mani olmazdı.
Ben resim alacağım zaman, resim alacağım anı bilerek, hareket edeceğimden emin olarak konuşmasını yapardı.
Ben de bu esnada en münasip pozunu yakalardım.
Hiçbir zaman biçimsiz pozunu almadım.
Olmazdı da zaten.
Hiçbir defa resimleri kontrol etmek veya şu şekilde resim çek diye direktif verilmemiştir Atatürk tarafından.
Atatürk’ün bana itimadı da vardı.
O devirde flaş yoktu. Gece veyahut da ışık müsait olmayan yerde Atatürk’ün resmini alırken, magnezyum kullanılmazdı.
Çünkü magnezyum patlayıverince gayri ihtiyari gözlerini kapatırdı.
Onun için magnezyumla resim alınmasını istemezdi.
Ben resimlerimi ona her zaman götürüp göstermezdim. Bir vesile ile mesela çiftlikte çekmiş olduğum resimlerden bir grup yanımda vardı. Gazeteme gönderecektim.
O esnada kendisine resimleri göstermek aklıma geldi.
Hepsini de gayet neşeli olarak seyretti.
Gülerek ve hiçbir tanesinde kusur görmeden seyretti ve bana ‘güzel’ diye iade etti.
*- İZAH EDEMİYOR
Resmini alırken de daima bir tesir altında olurdum. Onu bir türlü izah edemem.
Ben bu tesiri başka hiç kimsede görmedim.
Birçok kralların resimlerini çektim, birçok başvekilin resimlerini çektim, birçok devlet büyüklerinin resimlerini çektim.
Atatürk’teki elektriklenmeyi hiçbirisinde görmedim, olmadım.
1932 senesinde Birinci Tarih Kongresi sırasında Marmara Köşkü’nde bir çay verildi.
Ben de gittim.
Orda resim çekmek için münasip bir poz bekliyordum.
Atatürk beni gördü.
Etrafını almış olan tarih profesörlerine döndü, ‘Bu memlekette’ dedi:
“Bütün istibdatları yıktık, yalnız şu Cemal’in istibdadından kurtulamadık. Söyle bakalım, nasıl resim çekmek istiyorsun, nerde duralım nasıl duralım?
Ben tabi ezildim büzüldüm, ‘Nasıl emrederseniz Paşam’ dedim.
Çünkü böyle bir iltifatı beklemiyordum.
‘Etrafınıza gelsin profesörler, öyle bir resim çekeyim’ dedim.
‘Peki haydi gelin bakalım’ dedi.
Benim en güzel hatıralarımdan bir tanesi bu.
*- BAŞIBOZUKLUK
1929’da Tahtakale yangını başlamıştı.
Ben o vakit askerliğimi yapıyordum muhafız taburunda.
Yangın olduğunu görünce hemen makinemi aldım, koştum.
Yangının resimlerini almaya çalışıyordum.
O esnada ‘Gazi geliyor’, dediler.
Hemen ben de vaziyetimi aldım.
Geldi, yangının aydınlığından istifade ederek Atatürk’ü tesbite çalışıyordum.
O esnada bana şunu söyledi:
Başıbozukluk, paçandan akıyor.
Bana bunu söylediği zaman gece saat 3’dü.
Hemen bir esas vaziyeti aldım.
Şöyle bir baktım, meğerse tozluğumun bağı çözülmüş, sarkıyor.
Hemen oradan yok oldum, bağı bağladım, tekrar geldim, başladı gülmeye.
Öyle bir hengâmede, öyle bir anda asker kıyafetiyle bir gazetecinin tozluğunun bağının çözüldüğünü görüyor…
Kimsede ben bu dikkati görmedim.”
*- ATATÜRK’Ü SORDULAR
1938 senesi ilkbaharında Kırşehir’in Köşker nahiyesinde zelzele olmuştu. Zelzele yerini öğrendik. Ulus’ta da çalışıyordum.
Ulus bizi bir muhabir arkadaşla Kirşehir’in Köşker nahiyesine yolladı ve şafak sökerken zelzele sahasına geldik.
İniltiler, ahlar, vahlar, yangınlar…
Böyle bir manzara…
Ve oraya giden ilk yardım diyeceğim veyahut da zelzeleden sonra ilk giden kimse olmak dolayısı ile hemen etrafımızı aldılar.
Bizim kim olduğumuzu sordular.
Sağ kalanlar, kimi yaralı, kimi yarasızdı.
Gazeteci olduğumuzu öğrendikten sonra köylülerin bize sordukları sual şu oldu:
‘Atatürk’e hasta diyorlar. Nasıl hastalığı?’
Orada bütün tüylerim diken diken oldu.
Ve bir de orada duyduğum heyecanı hiçbir zaman unutamayacağım.”
*- İZMİR’DE ZAFERİ ANLATTI
Zaferin bilinmeyen 10 günü ilk kez belgelerle, Harp Coğrafyacısı, Tarihçi ve Yazar Dr. Selim Erdoğan tarafından anlatıldı.
‘Dumlupınar’dan Halkapınar’a ‘İzmir’e’ Kurtuluş Savaşı’nın Bilinmeyen 10 Günü’nü ilk kez belgeleriyle dile getiren Dr. Selim Erdoğan bu süreçte yaşananların kamuoyunda yanlış bilindiğine dikkat çekti.
Dr. Erdoğan, Yunan ordusunun cephe yarıldıktan sonra arkasına bakmadan İzmir’e kaçtığı yönündeki algının tarihi gerçeklerle örtüşmediğini vurguladı.
Erdoğan, ‘30 Ağustos'tan sonra İzmir'e kadar yaşananları doğru anlatmazsak, Milli Mücadele'yi küçültenlere koz vermiş oluruz’ dedi.
*- "AMAÇ 'MİL HATTI'NA ULAŞMADAN İMHA ETMEKTİ"
Büyük Taarruz'un asıl hedefinin sadece cepheyi yarmak değil, ikiye bölünen Yunan ordusunu imha etmek olduğunu belirten Dr. Erdoğan, "27 Ağustos’ta cephe yarıldığında Yunan kuvvetleri ikiye ayrıldı.
General Trikopis komutasındaki birlikler kuzeye, General Frangou kuvvetleri ise güneye çekildi.
Asıl amaç, bu kuvvetlerin İzmir'i savunabilecekleri 'Mil Hattı'na (Akhisar-Salihli-Alaşehir) ulaşmadan imha edilmesiydi.
30 Ağustos'ta Trikopis kuvvetleri Dumlupınar'da çembere alınıp büyük ölçüde imha edilirken, General Frangou komutasındaki çok hasar almamış, yaklaşık 35 bin kişilik diğer güç hızla batıya çekildi" diye konuştu.
*- ZAFERİ TAÇLANDIRAN KAPLANGI DAĞI MUHAREBESİ
30 Ağustos günü Dumlupınar'da savaş sürerken, 57. Tümen'in Kaplangı Dağı'nda General Frangou’nun birliklerine karşı amansız bir mücadele verdiğini belirten Erdoğan, "Bu muharebe, en az Başkomutan Meydan Muharebesi kadar önemlidir. Çünkü zaferi taçlandıran şey, 31 Ağustos'ta bu dağın ele geçirilmesi olmuştur.
Çiğiltepe'de büyük talihsizlikler ve kayıplar yaşayan 57. Tümen, sarp ve sık orman örtüsüyle kaplı Kaplangı Dağı'nda ağır bedeller ödedi" dedi.
*- PSİKOLOJİK ÇÖKÜŞ 1 EYLÜL’DE YAŞANDI
Yunan ordusunun psikolojik olarak asıl çöküşünün ise 1 Eylül'deki Kapaklar ve 3 Eylül'deki Takmak muharebelerinde yaşadığını belirten Dr. Erdoğan, Eşme yakınlarındaki muharebede, savaşa henüz girmemiş olan ve zaferden pay almak isteyen Türk 2. Kolordusu'nun Yunan savunmasını bir-iki saat içinde darmadağın ettiğini söyledi.
Erdoğan, "İşte bu dakikadan sonra Yunanlarda savunma yapmaktan ziyade, canını kurtarma ve İzmir üzerinden anavatana kaçma telaşı başladı" ifadelerini kullandı.
*- SÜVARİLERİN FEDAKÂRLIĞI
Savaşın son aşamasında Piyade birliklerinin, ağırlıkları nedeniyle geri çekilen Yunan ordusuna yetişmekte zorlandığı dile getiren Erdoğan, sahneye Fahrettin Altay komutasındaki Süvari Kolordusu'nun çıktığını vurguladı.
Süvarilerin, sivil halkın katledilmesini önlemek ve düşmanı yavaşlatmak için adeta bir 'kama' gibi Yunan ordusunun önüne geçtiğini belirten Erdoğan, "Süvarilerimiz Kula, Alaşehir ve Salihli'de makinalı tüfeklere karşı at ve kılıçla taarruz ederek büyük fedakarlıklar yaptı.
Özellikle Salihli istasyonundaki çatışmalarda süvarilerimiz ağır kayıplar verdi.
Tüm bu çetin mücadelelerin ardından 9 Eylül'de Yüzbaşı Şerafettin'in İzmir Hükümet Konağı'na o şanlı bayrağı çekmesiyle süreç noktalandı" dedi.
*-FIRSATÇILIĞA GEÇİT YOK!
Muhtar Süleyman Özçelik uyarıyor:
“Bazı kesimler, İran–Amerika gerilimini bahane ederek mazot fiyatlarını nasıl tavan yaptırdıysa, bugün de aynı fırsatçılık gıdada karşımıza çıkıyor.
Domates, patlıcan, biber ve meyve fiyatlarında yaşanan fahiş artışlar kabul edilemez.
Unutmayalım:
Bu durum sadece ekonomik değil, aynı zamanda bir gıda terörüdür.
Halden aldıkları ürünlerin gerçek fiyatlarını gizleyen, fırsat bilip vatandaşa yüksek fiyat uygulayanlara karşı sessiz kalmayın!
Hakkınızı arayın, bilinçli olun.
Hal alış fiyatlarını isteyin, göstermeyenleri uyarın.
Fahiş fiyat uygulayanları mutlaka zabıtaya ve ilgili kurumlara şikayet edin.
Birlik olursak bu düzeni bozarız.
Haksız kazanca dur demek hepimizin sorumluluğu!..









0 Yorum