HAKİKAT, RAHAT KOLTUKTA OTURANLARI RAHATSIZ EDER
“Toplum düşünmeyenleri ödüllendirir ve sorgulayanları rahatsız edici bulur. Çünkü hakikat, rahat koltuklarda oturanları huzursuz eder’ demiş çok yıllar önce Diyojen…
Belki de bu sözden alınanlar vardır.
Onlar da, ‘Kimmiş bu adam?’ diyerek, tarihin ünlü ve önemli bir filozofunu böylece ‘aşağılamaya’ çalışırlar.
Diyojen (MÖ 412–323), Kinik felsefenin en sert ve en özgür temsilcilerinden biridir.
Felsefeyi anlatmak yerine yaşayarak göstermiştir.
Toplumun sahte değerlerine karşı açıkça durmuş, sade yaşamı savunmuştur.
Ona göre insanın en büyük zinciri gereksiz ihtiyaçlarıdır.
Servet, ün, makam ve gösteriş insanı güçlü yapmaz; tam tersine onlara bağımlı hâle getirir.
Bu yüzden son derece sade yaşamıştır.
Rivayetlere göre bir fıçıda kalmış, yalnızca temel ihtiyaçlarla yetinmiştir. Vermek istediği mesaj açıktır:
İnsan sandığından çok daha az şeye muhtaçtır.
Topluma karşı tavrı nettir.
İnsanların çoğu kendi hayatını yaşamaz, başkalarının beklentilerine göre şekillenir.
Görünüşe yatırım yapar, karakteri ihmal eder.
Büyük İskender ile karşılaşması ünlüdür.
İskender ona bir isteği olup olmadığını sorduğunda, sadece güneşin önünden çekilmesini ister.
Bu, gerçek özgürlüğün güce ihtiyaç duymadığını gösterir.
Diyojen’in mesajı nettir:
İhtiyaçlarını azalt, bağımlılıklarını kır, kendin ol. Gerçek özgürlük sade yaşam ve sağlam karakterle gelir.
*- ÖNEMLİ BİR BİLGİ
Sosyal medyada son günlerde şu sağlık haberi çok yaygındı.
İddiaya göre, ‘Alman bilim adamı önemli bir formül veriyor!’
Bir adam Almanca, ‘Kanseri öldüren alternatif tıp’ı anlatıyor.
Bizim doktorlardan ses çıkmadıkça, isim bile verilse bu tip haberlere fazla inanmıyorum ama bizim dostların önemli bölümü inanıyor.
Bunu şuradan çıkarıyorum, Ankaralı Sevgi gibi, Aynur Can gibi arkadaşlarım hemen bana okumam ve yazmam, hatta yararlanmam için gönderiyorlar.
Ben de paylaşıyorum ama ‘uyarı’ görevimi de yerine getiriyorum
Sarımsak ve zencefili ince kesin, Zeytinyağı ve Limon suyu ekleyin.
Sonra içine Zerdeçal ve Karabiber ekleyin.
Bir gece, bir kabın içinde bir gece bekletin.
"Fermantosyon" oluşacak'dır.
Kanserin hepsini öldürür.
Kanser hastaları olan veya olmayanda sağlık için yapınız…”
Keşke bu kadar basit olsa…
Belki de daha da basittir.
Ama inanmamız için bizim hekimlerimizin de bu konuda açıklama yapmaları gerekir.
Yoksa birileri bizi hiç yoktan umutlandırır.
Ama inanlarımızın çok olduğunu belirtebilirim.
İnanılacak gibi değil şu anda, bana sevgili Aynur Can’dan, az önce sözünü ettiğim dostumdan bir video mesajı geldi.
Yazıma ara vererek baktım;
Biri, ‘Geliyor gelmekte olan! Panik yapmayın!’ diyerek videoda anlatıyor:
‘Ben başlığı görünce siyaset yapan biri!’ diye düşündüm ama değilmiş,,
Mikroplardan (virüslerden) söz ediyor, Amerikan Ordusunun bunu kullandığını tedbir olarak belirtiyor ve anlatıyor da anlatıyor… Çinden başlayıp dünyayı saran bizim de beşer doz yaptırdığınız salgını anlatıyor falan filan…’
Kardeşim bu kadar bilgin ve görüşün varsa neden Sağlık Bakanlığına yazmıyor, anlatmıyorsun…
Ya da resmi kurumlara, falan…
Herkes kendini bir şekilde pazarlıyor…
Yazık biz bunlara inananlara…
*- SİYASİ SANDIM
Madem ‘Geliyor gelmekte olan!’ sözünün ‘virüs’ değil de ‘Siyaset’ sandım, bir “vazgeçmeme” öyküsünü yine sevgili dostum, bilge insan Doğan Karabulut’un ağzından nakledeyim:
Gündem inanılmaz yoğun...
Zaten bekledikçe koyulaşan çorba misali gittikçe de yoğunlaşıyor...
Hani nerede Mehmet Akif Ersoy, nerede -belki haberiniz bile yoktur- geçtiğimiz günlerde tahliye edilen Ela Rümeysa Cebeci “konu”su, hani nerede daha gömüldüğü yer bile bulunamayan evladımız Gülistan Doku trajedisi?
Hepsi birkaç günlüğüne “yandı”, “kül oldu”...
Mesela bugünkü gündemin ana maddesi “butlan”...
“Mutlak butlan”, “sonunda şutlan”, falan filan...
Ben bugün size -muhtemelen ilk kez ve sadece benden duyacağınız!- “müthiş bir vazgeçmeme öyküsü”nden söz edeceğim (“siyaseten tedai” size kalmış)...
Burada Doğan Karabulut da, ben nasıl İzmir Alsancak’tan, Aynur Can’dan ‘sağlık’ ile ilgili bir video aldıysam, benzer bir noktaya değiniyor…
Söz yine sevgili Doğan Karabulut’ta;
“İşi nereye kadar götürebileceğini merak ettiğim için telefonuma hakkında “bildirim sinyali” koyduğum biri hakkında dün sabah (dün sabah diyorum, dün sabah!) bir bildirim alınca, sözcüğün tam anlamıyla büyük bir şaşkınlık yaşadım...
*- AKIL ALMAZ GİBİ…
Bir “vazgeçmeme” öyküsü
Japonya’nın efsane futbolcularından Kazuyoshi Miura dün sabah 59 yaşında (yanlış falan değil; yazı ile: ellidokuz!) sahaya çıkarak top oynadı!
Öyle “bilmem ne yararına” gösteri maçı falan değil; gerçek bir profesyonel maçta, Japonya J2/J3 Ligi’nde oynanan Fujieda-Fukushima United maçında forma giydi!
1980ler ile 2020ler arasındaki 5 ayrı “onyıl”da 41 yıl boyunca futbol oynayarak “hayret edilecek” bir “vazgeçmeme öyküsü”nü yaşama geçiren “Kral Kazu” uluslararası alanlarda “derin izler” bıraktı.
Brezilya’da (babasının 1970 Dünya Kupası’nda çektiği 8 mm.lik video kayıtlarında Pele’yi izleyerek büyümüştü, Pele’nin takımı Santos’ta oynadı!), İtalya’da (Genoa forması ile Serie A’da forma giyen ilk Japon oyuncu), Hırvatistan (Dinamo Zagrep), Avustralya (Sydney FC), Portekiz (Oliveirense) ve Japonya’da (ülkesinde yeni başlayan profesyonel ligdeki ilk sezonda Gary Lineker başta olmak üzere çok sayıda ismi geride bırakarak “En Değeli Oyuncu seçildi!) oynadığı kulüplerde unutulmayacak performanslar sergileyen Miura, 5 kıtada futbol oynayarak “acayip” bir deneyime de imza attı.
*- ELİNDEN GELDİĞİNCE
Her zaman “meydan okuma” vurgusu yapan Miura, geçen yıl Fukushima United ile sözleşme imzalarken futbol oynamaya devam edeceğinin altını çizerek, “Söz veriyorum; katkı vermek için elimden gelen her şeyi yapacağım!” demişti.
Hala verebilecek bir şeylerin olduğuna inanıyorsan, “hiç vazgeçmemek” ne kadar imrenilecek bir şey değil mi!
Piyasada yürürlükte olan moda gereği bilir bilmez “gençlik” kavramına sarılan “cahiller”in kulakları çınlasın...
“Yeter artık gitsin bunlar, ayaklarına terlik giyip torun baksınlar” laflarıyla ortaya çıkıp, “genç zannettikleri herifler”in ortaya saçtığı rezil sonuçları görünce renkten renge giren “salaklar”ın kulakları çınlasın...
Kamerun Cumhurbaşkanı Paul Biya 93 (doksanüç!) yaşında...
Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas 90 (doksan!) yaşında...
Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz 90 (doksan!) yaşında...
Papa Franciscus 89, İtalya Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella 84 yaşında...
Siz neden bahsediyorsunuz!
Bizim 72 yaşında olan “Reis” Recep Tayyip Erdoğan ile 77 yaşında olan Kemal Kılıçdaroğlu bu isimlere göre “delikanlı” sayılırlar yani!
*- TERCİH MESELESİ
-Sizi bilmem ama- Ben, hırsız, tacizci, alemci siyasetçiler (!) yerine (hiçbir rüşvet ile elde edilemeyecek olan!) paha biçilemez bir değere, “tecrübe”ye sahip olan, hiçbir çamur ve dışkı saldırısında saflıklarını yitirmeyecek kadar saygın, bembeyaz gömleklerindeki tozları elleriyle silkeleyen “ihtiyar delikanlı” siyasetçileri tercih ederim şahsen.
Daha 40’lı 50’li yaşlarında -nispeten gepegençlerken- kendilerini tüketenlere “yazıklar olsun!”, “yaş denen rakamlar”ı ne olursa olsun, kararlılıkları, idealleri, inatları, sevgileri ile hayata bütün güçleriyle sarılanlara selam olsun!..
Doğan Karabulut kardeşim de gelişmeleri bir başka açıdan ele almış.
Siyasetçilerin biraz aklı olsa kendisinden yararlanırlar ama sanmıyorum onlar hepimizden akıllılar…
Ya da kendilerini öyle sanıyorlar.
Onlar akıllı, bizler aptalız…
Çünkü onlara seçerek zaten bunu ispat ediyoruz, her zaman…
*- KİMDİ BU KADIN?
Sera Kadıgil’in paylaşımı dikkatimi çekti.
Okuduktan sonra, ‘Kim bu Sera Kadıgil?’ diye merek ettim, meğer milletvekili imiş…
İzmirliyim ama İzmir milletvekillerinden birini bile tanımıyorum.
Kentinizdeki milletvekilleri ile bir çevrenizde anket yapın, sorun bakalım bir kişi milletvekillerini tanıdığını söyleyecek mi, ya da isimlerini bilecek mi?
Neyse ben ilgimi çeken ve notlarımın içine aldığım mektubu paylaşayım:
“Uzun zamandan beri dün ilk kez kendimi çok mutlu hissettim.
Ceplerinde beş kuruş, Ankara’da sırtlarını dayacak bir dayıları olmadan, sırf yerden göğe haklı öfkelerine ve birbirlerine güvenerek yola çıkan madenciler 190 km yürüyüş, 2 gözaltı, darp ve 10 günlük açlık grevinin ardından haklarını kazandılar.
Bu ülkede onurlu insanların da olduğunu, üstelik çok ama çok kalabalık olduğunu, örgütlü mücadelenin ne demek olduğunu, sınıf mücadelesinin ne doğru, ne berrak, ne güçlü bir hat olduğunu bir kez daha öyle güzel hatırlattılar ki hepsine çok teşekkür ederim.
Bağımsız Maden İş Başkanı Sevgili Gökay Abi, örgütlenme uzmanı Başaran, avukatı Mert ve tüm uzmanlarına bir sendikanın nasıl olması gerektiğini dosta düşmana hatırlattığınız, satın alınamayacak insanların da olduğunu gösterdiğiniz için teşekkür ederim.
Ben anca sonuna yetişsem de 17 gün boyu direnenler için canla başla uğraşan, bazen bir yudum tuzlu su, bazen bir okunmuş şeker, bazen bir kornayla durması gereken yerde, haklının yanında duran, ses çıkartan herkese, Ankara’da varını yoğunu ortaya koyan tüm yoldaşlarıma, başından itibaren konuyu yakından takip eden Sevgili Ümit Özlale’ye, Aylin Nazlıaka’ya, Ferit Şenyaşar’a ve kafasını öte yana çevirmeden orada olan, haksızlığı duyan, duyuran farklı partilerden tüm vekillere ve örgütlere teşekkür ederim.
*- TEŞEKKÜR KİMLERE
Sabahın köründe sinirle beni arayıp “eziyet ediyorlar insanlara oturup televizyondan izleyecek miyiz? Şimdi çıkıp gidiyorum Ankara’ya” diyen ve giden, 5 gün boyu açlık grevi yapıp madencilerle yatıp kalkan Erkan, sana teşekkür ederim!
En çok da dünün gerçek önemini kavramamı sağladığın için teşekkür ederim:)
Herkesten çok da dün bizzat tanışmaktan onur duyduğum Ersin, Özhan, Nazım Abi ve adını tek tek sayamayacağım onlarca cesur, mert madenci;
Size teşekkür ederim!
Bir kez daha bu memleket için umutla dolmamızı sağladığınız için, iyilerin de yeterince örgütlü ve cesur olduklarında kazanacaklarını ispatladığınız için ayrı ayrı her birinize çok ama çok teşekkür ederim.
Zaferinizin, yurdun dört yanında hakları için, adalet için, toprağı, ağacı, suyu, hayvanları için direnen herkese bir nefes olması ümidiyle,
iyi ki varsınız…”
Milletvekili olduğunu öğrendiğim Sera Kadığil’in mektubunda sözünü ettiği, bir noktada met ettiği isimleri de, kişileri de bilmiyorum.
Ama emekçilerle birlikte oldukları için kutluyorum.
Çünkü başlangıçta hiç kimse emekten ve emekçiden yana çıkmaz…
Ama sonunda güzelliklerin olduğunda herkes ortaya çıkar, pişmiş suratlarını çekilen fotoğraflara girmek için aralara sokmaya çalışırlar.
Bu hep böyledir…
Pişkin ve pişmiş suratlar…
Bir şeyler yapmış, başarıda payları varmış gibi hep vardırlar…
*- BİZDE DE MEŞHUR
Fransa"da çok meşhur bir sözlük vardır; Larousse.
Bu sözlükte bir kelime var; "décapiter"...
Bu kelime, 1931 yılındaki sözlükte; ‘Boynunu vurmak’ diye ifade ediliyor.
Kelimenin bir başka anlamı daha var; “Kazığa oturtmak!”, yani sivri bir kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak.
Vahşi bir uygulama.
Burada, kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:
“Türkler, bugün bile esirlerini kazığa oturturlar!”
*- GEL BAKALIM
Atatürk bunu öğrenince, Fransız Büyükelçisi"ni yemeğe davet ediyor.
Elçi, diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor; Atatürk tarafından davet edildiği için.
Köşke geliyor, yemekler yeniyor.
Atatürk tabii bir şekilde, Elçiye bu kelimenin anlamını soruyor.
O da bildiği anlamı söylüyor.
Atatürk;
‘Kelimenin başka bir anlamı var mı?’ diye sorunca, Büyükelçi; ‘Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir’ diyor.
Atatürk; daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larouse’u getirtip, Büyükelçinin önüne koyduruyor.
Elçi, daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor.
Ancak kelimenin karşısında ‘kazığa oturtmak’ konusunda verilen örnek cümleye gelince, ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk’ün yüzüne bakıyor.
Atatürk diyor ki:
‘Demek ki biz Türkler; bugün de esirlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi, öyle mi sayın Sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?’
*- YENİLİK SANDI
Sefir, hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki; ‘Efendim bu sözlük; Katolik Kilisesinin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok.
Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız.’
Atatürk:
‘Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz.
Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul’daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum’ diyor.
Bunu duyan Sefir, birden ayağa kalkıyor ve ‘Ekselans, protesto ederiz!’ diyor.
Bunun üzerine Atatürk;
‘Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?’ diyor ve ilgililere dönerek; ‘Sefire yolu gösterin’ diyerek, bir anlamda onu kovuyor.
Sonra ne mi oluyor?
*- DÜNYA LİDERİ
Tabii Fransız hükümeti; laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor.
İşte ‘Dünya Lideri’ diye ben buna derim.
Atatürk'üm ne büyüksün ya.
Senin Dünya Bakışına Bu milleti Karşılıksız Sevmene Hayranız.
Seni sevmeyen Utansın Rahat uyu ATATÜRK..
Dostlarınızla paylaşın. Saygılarımla...."
(Doç. Dr. Mustafa Tarakçı- DURUŞ kitabından alınmıştır)
*-









0 Yorum