İstilacı Deniz Türleri Gibilerin Arasında Kalmak
Gelişim bozukluğu gösterenin, yeterli beslenemeyen çocuklar değil, kötülüğün ta kendisinin olmasını ne çok isterdim! Atasözümüzdeki gibi beslenip, semirtilmesinin ardından göz oyan kargalar da var, malum. İyiliğe kötülük ile karşılık verenler yani. Kötülük, karga gibi gagası olmadığından göz oymasa da toplumun altını oyar! Beslendikleri mutfaklar bir bakarsınız ekranlar oluvermiş. Her akşam, onca evdeki onca televizyon kanalında dizi dizi sıralanan diziler sayesinde! Kimi dizi filmler, tarihin bu adla anılan dönemlerinin bile yanında pek sıradan kalacağı entrikalar sandığına dönüşünce yeniyetmelerin çeyizi de sırf çatışma, boğuşma, vurup kırma nakışlı oluyor. Ekranlar da kırıp dökmelere, vurup devirmelere övgüler düzen bir hırgür okuluna dönüşecek o zaman haliyle. Sokaklarda kol gezecek kötülük, provasını ilkten bazı dizi sahnelerinde yapıyor olmasın sakın? Her türlüsünden şiddet dolu sahneler de ruha kötülük virüsü salan aşılar mı yoksa?
“Aşı” denince akla vurulması ardından kollarda ömür boyu taşınacak iz bırakan iğne olmak gelir ille. Ya diziler iğnesiz aşı iseler? Kolu değil, ruhu acıtacak bilinçaltı kodları olabiliyorlarsa? Ki kimi diziler eli ile saldırganlık, şiddet, konulmuş yasalar bir yana kendi yasaları üzere yaşamak kural tanımazlığı göstere göstere öğretiliyor ekran karatahtasından. Akıllar çeliniyor. Beyinler yıkanıyor. Ama kirli su ile.
Diyelim ki ekran karatahtasından topluma verilen ders çoklukla şiddet, yok edicilik, saldırganlık, dövme, sövme olursa bunun topluma maliyeti, sonucu ne olur? Yanıt, sokaklar dolusu yeniyetmenin ne halde olduğunda. Ekranda izlenenler belli ki kendince bir eğitim veriyor rol modelini dizilerden seçenlere. Çoğu dizinin temasına bakınca da… Ekran karatahtasından öğrenilen ders iyi bir insan olmayı değil, varabileceği yere kadar kötülüğe batmayı körükler halde. Yani doğruyu değil, yanlışı sevdirir, benimsetir ve uygulatır halde. Dezenformasyona girmez mi yanlışı doğru diye sunmak? Sözgelimi bir yeri, yöreyi olduğundan bambaşka anlatmak, göstermek?
Böylesi bir yanlış bilgi yayma yani dezenformasyona bilinçli ya da bilinçsiz olarak sebep olabiliyor diziler. Yanlış bilgi yayma şiddetine en sık maruz kalan yer, yöre de Kapadokya. Akdeniz’in hemen yukarısında yer alıp, başına taç olan Peri Bacaları Elleri Kapadokya herhalde Orta Anadolu’da değil de bambaşka bir bölgede sanılıyor ya da öyle gösterilmek isteniyor olmalı ki Kapadokya’da aşiret diye sunulan aileler yer alıyor kimileyin dizilerde.
Eğer Kapadokya’da aşiret yapısı olsa idi ilk ben bilirdim; Anne ve babası altı yüz yıla varan Kapadokya köklerine sahip biri olarak! “Hayat” denilen avlu içinde yer alan, kemerli, kesme taştan mimarisinde tandıra kadar olan bildik Kapadokya eski konaklarında yaşayan bir babaannenin torunu olarak! Orada kadınların sözü de geçer, tarlada emeği de. Sırf taş evleri, konakları var diye taş evleri olan apayrı kültürler ile birebir aynı sanılamaz, öyle gösterilemez hiçbir yer, başta da Kapadokya. Kültüre, gerçeğe saygısızlıktan başka, dezenformasyon değil de ne bu gerçek dışılık? Bu yanlışa düşülmeye devam edilirse o zaman yine taş evleri sayesinde, diziler aracılığı ile tanınıp sevilmiş Alaçatı da Alaçatı’nın Ot Festivali de yakında Kapadokya’nın taş konakları önünde yapılır olursa şaşmamalı. Madem taş evi görünce taş ev olan başka yerde ne varsa orada da aynısı var sanılıyor yüzlerce, binlerce kilometre mesafeye, farklı kültürel ögelere bakmaksızın! İşte böylesi bakmaktan kaçınmalar sonucunda Alaçatı da Kapadokya’ya taşınmış olur yakında dizilerde. Kuma, çok eşlilik, hanım ağa filan da yoktur peri bacaları eteklerinde, yeni nesil kimi dizilerde sıkça öyle imiş gibi gösterilse de. Yoktur! Ama her yan üreten, kınalı kuzu yetiştiren saçları, elleri kınalı o güzelim analar ile doludur.
Demek ki dizileri sırf kostümcülere, makyözlere, dekor çalışanlarına bırakmamalı. Dizi çekilecek yerin haritamızdaki yeri öğrenilmeli ilk. Hangi bölgede yer alır, senaryo yazılan masa başından görülmedik yörelere yakıştırılanlar doğru mudur, değil midir hakkıyla bilmeli ki gerçek dışı şeyler işlenmesin! Nasıl olsa kimselerin oralara gidip, gezip, görecek halleri, cüzdanları yok diye dezenformasyon yanlışına düşülmeye cüret edilmesin! Dizinin geçtiği yerlerin sosyolojik yapısından tarihi geçmişine, günlük hayatta sıklıkla kullanılan o yöre ile özdeşleşmiş sözcüklerden o yörede yaygın olan adlara kadar öğrenilmeli. Nedendir bilemeyeceğim dizilerde en çok kullanılan ad, Cihan. Oysa Kapadokya’da Cihan adı konulduğuna hiç rastlamadım. Bu adı taşıyan hemen hemen yok gibidir oralarda. Dizi, motiflerden oluşan bir dantel işidir. Her motif hatasız örülmedikçe yanlış bilgi, görüntü sunmak şiddetine dönüşebilir! İstedikleri kadar milyar dolarlık bütçeler ile çekilsinler! “Bunca bilinen bir Kapadokya’yı bile doğru anlatamadıktan, gösteremedikten sonra neyi doğrusundan anlatabilirler ki?” diye düşündürdükten sonra…
Elbette başına buyruk, çoğu “saldım çayıra Mevla’m kayıra” zeminindeki bir dünya yeniyetmenin kötülüğün rengine bürünmesindeki sorumluluk sırf dizilerde değil. Çok etken var, başta aileden başlayarak. O etkenlerden görsel aşı olan dizilerin payını ele aldığımızdan daha çok dizilerden bahsediyor olmamız.
Tam yemek sonrasında, herkesin televizyon başında olduğu saatlerde, aklı evvel, aklı havada, arayışta, kullanılmaya yatkın, uçuk kaçıktan akıllı uslu, mantıklı, ölçüp tartabilen gibi farklı farklı çıkarım gücüne sahip çoluk çocuk, genç, yaşlı yüzbinlerce kişi aynı anda kötülüğe övgü gibisinden dizilerin başında iken acaba hiç mi komedi içerikli şeyler izlemek istemezler? Zenginlik akan ortamlarda geçen, arkadan iş çevirme, yalan dolan, şiddet ana temalı diziler kötülük aşısı olup çıkmışken geçim derdine düşmüş kendi halindeki insanların, çiftçilerin, parasızlık nedeni ile okulunu bırakmak zorunda kalmış öğrencilerin gerçeğini yani kendi gerçeklerini bir kalemde silmiş gözüküyorlar dizi tercihlerinde. Dizi çekenler de nedense toplumun yüzde doksanının halini işleyen konulardan yana değil gibi. Belki onların ortamları göz boyayamadığındandır. Yine de kırk yılda bir, bir yalıdaki, konaktaki hizmetlinin yalıdan çıktıktan sonra beklediği otobüs, dolmuş kuyruğu ya da mahallesi kısacık gösteriliyor olabilir yalnızca birkaç bölümde.
Böyle olunca da yeni rol modellerin er meydanına çıkarcasına sunulduğu diziler ile yapılan aşı, koldan değil, doğrudan bilinçaltına. Subliminal mesajlar da cabası. Bir dizideki doğru şerittekileri biçmeyi kendine hak gören yanlış şeritteki güç odağı, bir bakıyorsunuz klonlanmış halde başka dizilerde, başka ad ile. Parasının hesabını bilmeyen, bir parmak hareketi ile ne istediğini anlatıp, yaptırtan, bildiklerimizden başka kendi yasaları olan tiplemelerden geçilmeyen dizilerde senaryo gereği yaşananlar sonuçta ekranlarda kalırken onlara öykünüp, rol model alanların gerçek hayatta yaptıklarının ardından asla kapanmaz hatta toplumun içini yakan yaralar, acılar kalabiliyor.
Saf kötülükten hile, oyun düzene ne varsa öğretebilen dizilerden bizlerin de bir öğrendiği var; “ağır” tiplemeler ekranda; ama onların yetmiş dokuzuncu sınıf taklitleri uluorta meydanda. Orta yerde. Özenilesi tiplemeler olarak sunulan rol modeller artık iyiliğe değil, tam tersi ne varsa ona yönelenler olmuş gibi. Evlerin bambaşka dünyalara açılan penceresi ekranlarda bir şeyler tepetaklak olmuş gözüküyor. Az buz bir altüst olmaklık da değil hem bu. Şu sıralar hep bahsedilen Dünya’nın takla atması yani kutupların yer değiştirmesince bir tepetaklak oluş bu! Altı üstüne gelmiş ne varsa artık onun ayakları yere değmez. Malum, hangi amuda kalkanın ayakları yere basar? Dünya’yı düzden görür o duruşta iken? Tersten düz olmaz zira! Düz olmadan da doğru olunmaz!
Davranış, öğrenilen bir şeydir. Rol modeller sayesinde. Gerçek değil, ekran güzellemesi tiplemelere özenip, gerçek insanlığımızı yüreğimizden, ruhumuzdan çıkarıp atmak eğer yumruklar vurulan kuş sütü eksik masalar için ise o zaman beslenen, mideden başkası olmayacak. Ruh, kıtlık yaşayacak, aç kalacak. Zira insanı “eşref” kılan ruhun besini iyilik, güzellik, doğruluk tek. Hal böyle iken kötü ne varsa onunla beslenenlerin ruhu ondurmaz hastalığa yakalanacak kaçınılmaz olarak. İnsanlar olarak bizden beklenen, üstlendiğimiz ilk görevimiz ruhen gelişmek, arındırmak değil miydi? “Yükselme basamaklarını” çıkmak değil miydi? Altın Oran iddialı diziler bu konuda ters oranda kaldıkça etraf bataktan geçilebilir mi?
.
Düz değil, ters olan ne varsa istilacı türler gibi yayılıyor şimdilerde. Hani çok uzak ülkelerden bizim kıyılarımıza yol alan yatlara, kargolara tutunan bir sıcak iklim balığı, kene türü, ürün zararlısı, canlısı gelip, bizim sularımızda, fındıklıklarımızda, ormanlarımızda istilacı tür olabiliyor ya, işte öyle!
İstilacı yabancı türler içinde pirina balığı bile varmış. Yine Eğirdir Gölümüzü anlatan bir belgeselde denk gelmiştim sanırım, gölün kendine özgü kerevit türü varmış. Endemik. Birden, yabancı bir balık türü belirmiş gölde. Ve göl metrekaresi ile sınırlı alanda, zaten o ortam dışında yaşayamayacak olan kerevitlerimiz o yabancı balık türünce avlana avlana yok olmak sınırına gelmişler. Ya da yok olmuşlar. O belgeseller hayli geride kaldığı için tür adlarını teyit etme fırsatım olmadı. Bizim iklimimiz ol git dirlik için iyilikti, doğruluktu, imeceydi, elbirliği idi. Dualarımıza kadar. Annem’den bilirim; ilk önce olmayanlara, sonra dardakilere zordakilere, daha sonra komşularına, en son kendine isterdi Annem duasında, her insanın önce ilk kendisi için isteyeceklerini!
Ne zaman bir ekmek ile değil, bir tarla dolusu buğday ile bile doymayan, fındığa kadar zararlılar yani böcekler beliriverdi işte o zaman tüm bünyeyi esir alacak kötü hastalığa karşı savaşan akyuvarlar azalmaya yüz tuttu toplum damarlarında. Yetemediler. Yetişemediler her yanda pıtır pıtır çoğalıveren istilacı yabancı türler gibi kötü hücrelere. Malum, bünyenin sağlıklı kalması için akyuvarların virüslere, mikroplara karşı verdiği savaşı mutlak kazanması gerek. Ama kötü hastalığa yakalanmış, bundan da hoşnut bir ruha akyuvar ne yapsın?
Dere, göl, denizlerimiz, bağ bahçemizde bir geceden sabaha “istilacı yabancı tür” olarak tanımlanan, evvelce bizde hiç rastlanmayan ancak rastlanır oldukları andan başlayarak fındığımıza, gölümüzdeki kerevitimize kadar zarar vermekten öte yok eden istilacı türler şimdilerde televizyonlarda. Eski dizilere hiç benzemeyen, hiç güldürmeyen, racon kesmekten asıp kesmeye diken ucunda gezinip, selamlaşmanın dövüşe, vurdu kırdıya dönüştü ortamları göze sokan dizilerin doğurduğu travmanın sosyolojik tablosunu aslında bilmeyenimiz yok. Ve nedense bunu bile bile o dizileri izlemekten geri kalanımız da pek yok sanki.
Nereye baksak kötülük virüsünün semirdiğini, aşısının tuttuğunu gördükçe… Başka yolu yok, kötülüğün panzehri tezden bulunmalı. Yani ruhumuzun ata tohumları olan iyi, güzel, doğru olan ne varsa yüreklerden derelere, göllere, denizlere, tarlalara tek onlar ekilmeli. Malum, ne ekilirse o biçilir!









0 Yorum