İZMİR''de BİR POLİS MEMURU
*- İZMİR’DE DE GÖREV YAPTI Emekli Polis Muhittin Coşkun Tokatlı; Bildiğim kadarıyla Çorum’da, Erzurum’da, İzmir’de uzun yıllar görev yaptı. Dadaşlar memleketi Erzurum’la ilgili bir şiiri paylaşmış, Şiir ‘Erzurum Elinden Geçerken…’ diye başlıyor, öyle bitiyor. Şair satırlarında Erzurum’u ve dadaşları çok güzel, yoğurarak anlatmış.
Şimdi öyle mi?
Bazıları ‘karıştı!’ diyeyim, gerisini siz anlayın...
Erzurumlu çok ahbabım var ‘Bilge İnsan’ Mustafa Saraç gibi…
Polis Muhittin Coşkun İzmir’de görevi sırasında tanıdığı meslektaşları gibi vefakar ve cefakar polis muhabirlerini de yıllara yayarak anlatıyor, hatta fotoğraf bile paylaşmış, gece yarısı bir operasyona giderlerken…
Ne günlerdi o zamanlar!
Radyo bir saat verirdi, terör kurbanlarının isimlerini…
Türkiye’de ilk kez Aydın Bilgin ve Yönetimin başındaki gazeteci Ender Coşkun’un talimatıyla ‘Polis Masasını’ kurmuştum.
O güne kadar sadece bir veya iki tane polis- adliye muhabiri olurdu, bir de gece muhabiri…
O da benim çalıştığım gibi ‘büyük’ denilen gazetelerde…
Şimdi onlar da yok…
Hepsi işsiz…
Emekli polisler ya güvenlikçi olurlar, ya da şoför…
Gazetecilerin böyle bir şansları yok gibi..
Belki büyüklerinin desteğiyle bir büfe kiralarlar, ya da aylak aylak dolaşırlar.
Gerçek habercilerden söz ediyorum…
Yağcılar- balcılar bir yerlere yama olurlar, kendilerini satmasını bilirler.
*- TÜRKİYE’DE İLK VE SON
İşte ben Türkiye’de ilk ve son kez ’22 muhabirden oluşan Polis Masası’ kurmuştum…
Yakın zamana kadar birçoğu önemli denilen medya kuruluşlarında önemli görevlerde bulundular.
İzmir’de polis Muhittin Coşkun’un da anımsadığı gibi sokaklardan tutun da, adliyeye, karakollara, hastanelere kadar her yerde bu 22 cevher muhabirlerden biri bulunurdu… Elimizden kuş gibi kaçamazdı…
Arada akıl almayacak olayları anlatmaya çalışırım.
Polis Muhittin Coşkun’un hatıralarından aldığım birkaç önemli konuyu da önce paylaşayım…
Ne demiş?
“Bu gün 12 Eylül…
Liseyi yeni bitirmiştim, köyde sabah saat: 06.00’da kalktım Tokat’a gidecektim radyoda anons ediliyordu
Ordu yönetime el koymuştur aynı zamanda sıkıyönetim ilan edilmişti.
Gençlik işte içim kıpır kıpır oldu!
Bizler liseyi siyasi dönemden dolayı ne zorlukla okumuştuk!
Hele 1979 yılı lise sonda toplam bir yılda bir ay okula ancak gittim, hep olay kahveler, evler, insanlar silahlı saldırılara maruz kalıyordu sonucunda hep sıkıyönetim.
Sonucu sıkıyönetim ilan edildi özgürlükler kısıtlandı, ülke darboğaza girdi.
En önemlisi bizleri birbirinize düşman ettiler aynı okulda aynı sınıfta arkadaşlarımızla siyasi görüş ayrılığından kavgalar ettik yolda karşılaştığımızda birbirilerimize düşman gibi baktık.
Darbe sonucu nice gençler idam edildi.
Değdi mi, bunca düşmanlığa kine, öfkeye?
Bugün, o yıllardaki arkadaşlarla yan yana geldiğimizde, hepimizin ortak düşüncesi, ‘keşke o günler yaşanmasa da hep birlikte kardeşçe sınıflarda derslerimizi yapsaydık!’ diye konuşuyoruz.
Artık kimsenin uşağı olmaya gerek yok!
En güzeli hep birlikte bu güzel ülkemizde hiç bir ayrıcalığa meydan vermeden kardeşçe yaşamalıyız.”
Ne demişler:
“Kaybolmadın. Kaybolamayacaksın.
Ve ben, her nefeste, her an, seni yeniden arayacağım; hem acıyla hem özlemle, hem sessizlikle hem fırtınayla…”
Çok anlam çıkar herhalde bu satırlardan…
*- DİZİ DE BİLE…
Şimdi de Polis memuru Tokatlı Muhittin Coşkun’un mesleğiyle ilgili düşüncelerini paylaşmak istiyorum.
Şartlar bugün değişti mi?
Bilmiyorum…
Bunun kararını üst yöneticiler ile çalışanlar bilir.
Bildiğim polis teşkilatının sayısal olarak iyice güçlendirildiği…
Ara başlıklarla konuları paylaşayım Muhittin Coşkun’un sözlerinden ve hatıralarından;
“Arka sokaklar dizisi yaklaşık (15) yıldır yayın hayatımızda ve severek izliyoruz.
Geçenlerde bir meslektaşım paylaşmıştı dikkatimi çekti;
‘Rıza baba ve ekibi kumanya yemez, maç görevine gitmez, geçim sıkıntısı çekmez, 3600’ den hiç söz etmez.
Teşkilatımızı temsil ederek bunca yıldır para kazananların hiç değilse film icabı da olsa Emniyet çalışanları gibi hayata tutunsalar ve sorunlarını dile getirseler daha iyi olmaz mı?”
*- POLİS YÜK OLUYOR!
Sevgili ve değerli emekli Polis dostumuz bu konu ile ilgili şöyle bir paylaşım yapmıştı:
“Kulüpler birliği başkanı yaptığı açıklama da,
Maçlarda görev alan polislerin aldıkları paraların kulüplere yük getirdiğini beyan etmiştir.
1. Polis genelde hafta sonları ve özellikle izinli ilken maç görevine gönderilir.
2. Yani ailesi ile zaman geçireceğine maçlara, konserlere, mitinglere gönderilir.
Bırakın da maçlar da verdiğiniz üç kuruşu da alsınlar.
Bunu da polise çok görmeyin,
Hatta özel güvenliğe verin maçları, polisten yardım istemeyin,
Siz kulüpler her yere para harcarken bu kadar titiz olabiliyor musunuz? Örneğin getirmiş olduğunuz yabancı futbolculara Ödemiş olduğunuz paralara ve aldığınız verimlere baksanız kulüplerin borçlarına bir bakın polise verdiğiniz izinli günün de alnının ak sütü gibi helal paraya göz dikmeyin sayın başkan…”
Bir başka polis memuru Abdullah Uslu ise şu anımsatmayı yapıyor:
“Devrem yine iyi.
Eskiden Para mı alıyorduk.
Partiler verirse, Salam, Kaşar, Meyva suyu...
Barsaklarımız düğümleniyordu…”
*- LAYIK OLDUĞU
Muhittin Coşkun ile devam edelim.
“M. İl Emniyet Müdürü yılbaşı gecesi taksi tutarak görev başındaki Polisleri denetlemiş.
Ne kadar acı, Toplumun büyük bir bölümü evinde sıcak bir ortamda ailesiyle yeni yılı karşılarken, güzel yurdumun her sokağında her türlü hava şartlarına inat görev yapan bu toplumun bağrından çıkmış TÜRK POLİSİ ;
GECE YARISI DENETLENMEYE DEĞİL, SABAHLEYİN ÖDÜLLENDİRİLMEYE LAYIKTIR…”
Polis teşkilatının adeta sözü ve gözü olan, güzel yürekli emekli polisimiz Muhittin Coşkun’a çocukları ve torunlarıyla birlikte güzel günler diliyorum.
Konuyu Muhittin Coşkun’un şu sözleriyle kapatalım:
“En iyi öğretmenler ne göreceğimizi söyleyenler değil, nereye bakacağımızı gösterenlerdir.” Yüreği vatan sevgisi ile dolu tüm öğretmenlerimizin günü kutlu olsun.
*- BENİM BAŞIMA DA GELDİ
Şimdi size ‘fıkra’ gibi bir olayı anlatacağım.
Genelde ‘Hikaye!’ deriz gerçeklere ama okumayı sevenler ‘Yemedim!’ diyerek dönüş yaparlar, sizi mahcup duruma da düşürürler.
Bektaşi fıkralarında rastladığımız bir yaşanmış olayı İhracatçı Ali Güreli’nin anlatımından dinleyelim.
Gençlikte benzer hikayeyi yaşayanlar mutlaka vardır.
Sadece isimler, kentler, mekanlar ayrıdır ama olay hep aynıdır.
Benzerlik vardır.
Ali Güreli anlatıyor:
“Biz lisede yatılı okurken, bazen okuldan kaçıp çiçek pasajına giderdik.
Yine böyle bir gece kalabalık bir grup (8-10 kişi) gittik pasaja…
Paramız kısıtlı olduğu için her zaman gittiğimiz ( kaç lira ödeyeceğimizi bildiğimiz) meyhaneye gittik.
Kötü şans orada bir masada, daha küçük sınıfları dersine giren ve hiç sevilmeyen bir hoca tek başına içiyordu.
Ben dahil kimimiz ya çıkalım buradan ayıp olur fikrinde idik, ama bilmediğimiz başka meyhanelerde de paramızın yetmeme riski vardı.
‘Olmazsa içmeyelim’ vs diyenlerimiz olduğu gibi, bir kısmımız, ‘adam bize derse giremez o ortaokullara derse giriyor, görmemiş gibi yapalım’ vs dedi ve onun masasının biraz ilerisine oturup içmeye başladık.
Sadece Haluk isimli ( sonradan rahmetli olan ) Almanya’dan yeni gelmiş bir arkadaş Coca cola içiyordu ( içmemeye yeminliyim vs diyordu ) sonra bir şey olmamış gibi ve adamı görmemiş gibi çıkıp okula geri döndük.
Sabah hepimizin adı anons ediliyor nöbetçi öğretmenin odasına çağrılıyorduk.
Meyhanedeki hoca gitmiş şikâyet etmişti bizi.
Nöbetçi öğretmen ağzına geleni söylüyor, ‘hepinizi disipline vereceğim utanmaz herifler’ vs esip savuruyordu.
Anlaşılan okuldan kaçma, içki den falan çok pervasızlığımıza ve olmayan otoritelerini zaaf a uğratmamıza bozulmuşlardı.
‘Özür dileriz, hata oldu!’ vs gibi saçma sapan şeyler söylüyorduk hepimiz. Sadece Almancı arkadaş o bozuk aksanı ile sürekli, ‘hocam ben vallahi billahi Alkahol almadım sadece Cola diyordu’ sürekli.
‘Alkahol almadım’ vs derken adam dayanamadı, ‘ulan’ dedi ‘pezevenk madem Alkol almadın ne işin var meyhanede?
Hiç değilse bunlar kabul ediyor suçunu yalan söylemiyor.
Sen alkol almadım’ vs vs ‘yalancı herif’ diye bağırıyordu.
Galiba kabak en çok o Alkahol almayan arkadaşa patlamıştı.”
Şimdi kendimden bir hikaye anlatayım Ali Güreli gibi…
Ali Güreli’nin ‘Almancı’ sınıf arkadaşı gibi benim de içki ile aram iyi değil.
‘Yeşilaycıyım’ diyebilirim.
Toplantılarda da ‘Doktor yasakladı’ diyerek elimdeki bardaktan bir yudum bile almadan zaman doldururum.
Lise çağlarında, Bornova Küçükpark’tan arkadaşlarım Sezgin Can ve rahmetli Feyzullah ile bir Pazar günü Urla’daki TCDD kampına günü birlik gidiyorduk.
Basmane semtinde bir yerde ucuz ‘öküz öldüren’ diye tanımlanan bir şişe şarap almışlar.
Urla İskele’de dolmuştan (Minibüs) indikten sonra o zamanki deniz kıyısındaki ova yolundan yürüyerek TCDD kampına giderken, ben de ‘Karşıyım’ ya, ‘Fileyi ben taşıyayım!’ dedim.
Elimden düşürünce bir taşa rastlayan şişe patladı, içindeki de dökülmüş oldu.
Sonuçta biraz dayak yedim Sezgin ile Feyzullah’tan…
Bu olaydan yaklaşık birkaç ay sonra, Feyzullah’ın ve mahallenin ablalarından Zühal büyüğümüz beni kenara çekti, ‘Sen Feyzullah Sezgin’i içkiye alıştırıyorsun, utanmıyor musun?’ diye çıkıştı.
‘Zaten senin içkiyi sevdiğin yüzünden belli’ demesin mi?
*- ZENGİN OLUNCA
Tülin Özonay bir anı paylaştı.
“O çok istediği hedefine ulaşmış ve zengin olmuştu artık.
Çok uzun yıllardır kurduğu hayalini de gerçekleştirmek istedi ve çocukken ‘bir gün zengin olursam, babamın her hafta sonu eve gelirken bir tane getirdiği, o çok sevdiğim şekerlerden doyuncaya kadar yiyeceğim’ sözünü aklından geçirerek ve gülümseyerek en yakın marketin yolunu tuttu.
Artık zengindi ve dilediğince alabilirdi o şekerlerden.
Rafları gezdi ve aradığı şeyi bulmuşluğun sevinciyle gözleri parladı.
Tam bir koca kutu aldı ve evine gitti.
*- TADI ve KOKUSU
Daha ilk paketi açıp tadına bakınca, ne tadı nede kokusunun aynı olmadığını anlamıştı...
Hemen yardımcısını çağırdı ve şeker şirketini araştırmasını istemişti.
Aradan birgün geçmiş ve bir dosya getirilmişti önüne.
O zamanlar küçük bir dükkan olan işyeri geçen onca seneden sonra büyümüş ve artık uluslararası satış yapan bir firma haline gelmişti.
O zamanki dükkanın ustası ise patron olduğu için artık, şirketinde çalışan binlerce eleman yapıyordu şekerleri
‘Demek ki bu yüzden tadıve kokusu tutmadı şekerlerin!’ diye düşündü kendi kendine.
Nede olsa şekeri yapan usta çok mühimdi.
El ayarı dedikleri şeyde çok önemliydi...
*- ERTESİ GÜN
Zengin adam hayalinin peşini bırakmadı ve ertesi gün kalkıp şeker şirketinin yolunu tuttu.
Maddi açıdan zor durumda olduğunu öğrendiği şirkete ortak olmak ve büyükte bir yatırım yapmak istediğini söyledi...
Ama bir şartla...
Şartını ise şöyle söyledi şirketin yaşlı patronuna
‘Ben küçükken babam her hafta sonu sizin dükkanınızdan bir şeker alır getirirdi bana.
Tadı ve kokusu enfes bu şekerlerden kutu kutu yemek isterdim ama fakirlik işte.
Ancak bir tane alabiliyordu babam.
Ve ben bir gün söz verdim kendi kendime.
‘Eğer bir gün zengin olursam doyuncaya kadar bu şekerlerden yiyeceğim.’
Fakat siz işlerinizi büyütmüşsünüz ve patron olmuşsunuz.
Elemanlarınızın yaptığı şekerlerden ne o kokuyu, ne de tadını alamadın maalesef.
Sizden ricam benim için üretimhaneye gidip benim için aynı kokulu ve tadı olan şekerlerden yapmanız...’
*- BİR, İKİ, ÜÇ DERKEN
Koskoca patron şirketini zor durumdan kurtaran ortağına karşı çıkamamış ve hemen önlüğümü takıp belki yirmi beş sene sonra üretimhanenin yolunu tutmuştu.
Ve kendinden istenileni yapıp şekerleri ortağı olan genç adamın önüne getirdi.
Heyecanla şeker paketini açıp tadına ve kokusuna baktı genç adam.
Yine olmamıştı.
Ne aynı koku, nede aynı tadı vardı...
Şirket sahibinden belki onca yıldan sonra el ayarını tutturamadığını söyleyerek tekrar şeker yapmaması için ricada bulundu.
Ve tekrar üretimhanenin yolunu tuttu adam.
Bu olay belki beş defa böyle tekrarlanmış, genç adam hayalindeki, çocukluğundaki o şekerin kokusunu ve tadını bir türlü alamamıştı.
*- BABANIN ELİNDEN...
Üzgün bir şekilde evine gitmek için kapıdan çıkarken, yeni ortağı olan şeker şirketinin sahibi, ‘Babanız yaşıyor mu?’ diye sordu genç adama.
Babasının uzun yıllar önce öldüğü cevabını alınca ise, sadece bir paket şeker uzattı ve yolcu etti yeni ortağını...
Genç adam zengin olsa da hayalini gerçekleştirememenin üzüntüsüyle evine varmış, elindeki şeker paketine bakmaktaydı hüzünlü bir şekilde.
Sonra neden üzerinde bir kağıt olduğunu gördü.
Kağıdı açıp okuduğunda ise gözlerinden yaşlar boşalmıştı.
Şöyle yazıyordu kağıtta; ‘Çocuklukluğunda yediğin ve hayalin olan hiçbir şekerde o kokuyu o tadı bulamayacaksın artık.
Bu şekerleri gerçek ustası, yani ben yapsam bile…
Çünki sana o şekerleri baban getiriyordu ve şekerin üzerine sinen babanın kokusuydu.
Ve şekerleri baban getirdiği için bu kadar tatlı oluyordu…’
*- ZÜBÜK ÖLÜNCE
ZÜBÜK gün gelir vefat eder.
Arafta cebrail tarafından karşılanır.
Cebrail ona der ki;
Hoş geldiniz!
Burada nadir olarak cumhurbaşkanı-başkan görüyoruz ve sizlere ne yapacağımız kesin değil.
Büyük patron sizin konumunuzdaki kişilerin: ‘bir günü cennette’, ‘bir günü de cehennemde’ geçirip; denemenizi istiyor.
Daha sonra sonsuza kadar kalacağın yeri sen seçeceksin.
- Fakat ben kararımı verdim, cennette kalmak istiyorum.
- Üzgünüm kurallarımız kesindir.
Cebrail, Zübüğü önce Cehenneme götürür.
Cehennemin kapısı açıldığında, içerde yemyeşil mükemmel bir golf sahası görür. Bulutsuz bir havada güneş parlamaktadır ve hava 25 derecedir.
Uzakta golf sahasının muhteşem binasının önünde, kendisine göre önemli isimler durmaktadır.
Bütün bu insanlar mutlu, sevinçli bir yüzle ve pahallı marka giyimleriyle eğlenmektedirler.
Zübüğü dostane bir şekilde karşılarlar.
Geçmişteki olayları anlatıp; kahkaha atarlar.
Şeytan, Zübüğe ‘bu buzlu margaritayı senin için hazırladım al iç, seni rahatlatır’, der.
‘Ya ben, yemin ettim içmem!’ derken; Şeytan ‘Zübük, burası Cehennem iç rahatla, burada sakınmadan her şeyi yiyebilir, içebilirsin…’ der.
Zübük içkisini içer ve daha sonra şeytanı daha sempatik bulmaya başlar. Şeytan çok naziktir, hoş fıkralar ve iyi şakalar yapmaktadır.
O kadar iyi eğlenir ki zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmaz.
Nihayet Cehennemden gitme zamanı gelir.
Bütün arkadaşları elini sıkar daha sonra asansöre biner ve göğe çıkar.
*- KİMLER KİMLER
Cebrail çıkışta beklemektedir ve şimdi 24 saatliğine Cennete gidiyorsun der.
“Zübük, 24 saat boyunca, Aziz Nesin'le, Nazım Hikmet'le, ATATÜRK, İnönüler, Kemal Sunallar, Türkan Saylanlar vs ile ve diğer ülkelerin büyük şair ve yazarlarıyla karşılaşır.
Bu arkadaş canlısı iyi insanlar paradan çok, önemli konulardan bahsetmekte ve Zübüğe büyük tevazu göstermektedirler.
Tek bir kötü laf demezler.
Yemek normal bir restoranda yenir.
Buradakilerin hiçbiri maddiyata, paraya tapmadıkları, hoşgörülü ve karşılıksız yardım sever olduklarından dolayı, Zübük yaşarken dünyada gördüğü insanlardan hiçbirine rastlamaz.
Cehennemde ki gibi şatafat, gösteriş, zenginlik yoktur.
Cennettekiler onun dünya değerinin farkında değillerdir!
Gün biter ve cebrail gelir...
‘Evet Zübük, şimd i karar vermek zorundasın.
*- OY MESELESİ
Zübük biraz düşündükten sonra; cevap verir;
‘hiç böyle bir karar vereceğimi sanmıyordum.
Cennet enteresan ama ben yine de kendimi arkadaşlarımla Cehennemde daha rahat hissedeceğim der.
Cebrail ona asansöre kadar eşlik eder ve Cehenneme inen asansöre bindirir…
Cehennemin kapıları açıldığında, kendisini yanmış kıraç bir ovanın ortasında ve endüstriyel atıkların bulunduğu bir alanda bulur. Arkadaşlarını gördüğünde ise şok geçirir.
Hepsi zincirli prangalı halde, acıdan inlemekte, başlarına gelenden şikayet ederlerken; lağımların içlerini temizlemektedirler.
Şeytan gelir, kolunu Zübüğün omuzuna atar.
Şok içinde olan Zübük mırıldanır; ama anlamıyorum, dün geldiğimde, burada bir golf sahası ve kulüp evi vardı; ıstakoz ve havyar yedik, içip içip sarhoş olduk.
Çılgınlar gibi eğlenmiştik. Şimdiyse, dışkıyla dolu bir yer ve onları temizleyen arkadaşlarımı görüyorum der.
Şeytan ona bakar ve gülümser.
Eğilip kulağına der ki;
‘DÜN SEÇİM KAMPANYASI VARDI’
Bu gün ise: sen bize oy verdin!...









0 Yorum