KENDİNİ, UMUDUNU, YÖNÜNÜ, VİCDANINI SAKIN KAYBETME
*- DOYACAKTI AMA… Tuncay Aydoğdu’nun bu satırları beni duygulandırdı. Ne olmuş, ne bulmuştum bu satırlarda. ‘Bir lokma ekmek ararken, bir insan çıktı karşısına. İnsan ekmek uzattı. Hatta tavuk da getirmişti. O kadar mutlu oldu ki, iyi yürekli biri karnını doyuracaktı. Yerken mahcuptu yemeği getirene, minnet duydu.,. Doyacaktı, doymak ne kadar güzel bir histi… Son lokması olduğunu bilmeden, kaldırdı kafasını baktı insana.., Neden zehirlenmek istendiğini anlamadan baktı insana.., ‘Ağzı var dili yok!’ Sessizce, ağzında köpük, gözünde yaşla gitti bu zalim dünyadan.. Belki tek şeyi merak etti: ‘Ben sana ne yaptım da zehirledin beni?’ Belki de şöyle diyordu, içinde hafif hırlayarak; ‘Yaşattığınızı yaşamadan ölmeyesiniz… İki yakanız bir araya gelmesin… ‘Ölüm, ölüm!’ " diye inleyenseniz de, çekmeye devam edesiniz. ‘Herkes ettiğini çeker, değil mi?’ sevgili okuyucularım…
*- İŞBAŞI YAPTILAR
Biz Konya’dan haber beklerken, İzmir’in göbeğinden Balçova’dan geldi, hem de görüntüleriyle birlikte.
Cengiz Kipkurt, fotoğraflarını da çekerek bizimle paylaştığı haberi şöyle:
Yazısına ‘Balçova Belediyesi, yazıklar olsun!’ diyerek başlamış.
Aslında ben bu haberde ‘korku’ seziyorum…
Ama şimdi anlayacağınız gibi köpekten değil, yönetici kadrolarından…
‘Hesap sorulacak?’ dendi ya, hepsi yoğun işbaşı yapmışlar böylece…
Cengiz Kipkurt anlatıyor:
‘Bugün bir çay içmek için Levent marinaya gittik, gitmez olaydık.
Bir zavallı köpek, sendeleyerek masamın yanına gelip yere yuvarlandı.
Hemen zehirlendiğini anlayıp müdahale etmeye başladık.
Ancak 20 dakika sonra, Balçova Belediyesi yetkilileri gelip, burayı basarcasına köpeği almaya kalktı ve zehirlediklerini itiraf ettiler,
Bizlerler buranın ‘Özel mülk’ olduğunu belirterek giremeyeceklerini anlattık.
Buna rağmen, bize direnip, köpeği alıp götürmeye kalktılar.
Tabi biz de direnç gösterdik ve tabiki direndik ve köpeği vermedik, veterinere yetiştirdik.
Yazıklar olsun Balçova belediyesine, yazıklar olsun görevlilere!
Benim de bu arada avcılara bir çift sözüm var.
Umarım bir kulaklarından çıkıp, diğerinden çıkmaz…
Şöyle ki;
‘Keklik insan için önemli bir kuş türüdür.
Çünkü bir keklik, hayatı boyunca bir milyon tane kene yer.
Keklik yemezsen ölmezsin ama keklik olmazsa ‘kırım kongo’ dan ölürsün!..’
*- 8 GÜN SONRA
Farkındayız!
Yeni değil yıllardır başımıza çorap ören hep Amerikalılar oluyor.
Hele ‘dost- düşman bilmez!’ askerleri var ya, bir bakıyorsunuz bir şekilde bizi yüreğimizden yaralıyorlar.
Bir süre önce yazmıştım, yine de paylaşmak istedim. ·
Kuzey Irak'ta ABD askerlerince Türk askerlerinin başlarına çuval geçirildiği utanç verici günden sadece 8 gün sonra, 12 Temmuz 2003 Saat 22.30'da Kosova Prizren'de, Barış Gücü'nde görevli Türk Yüzbaşı çarşıda dolaşırken, inzibat olarak görevli Alman askerleri, kendisini tanımalarına rağmen Türk Yüzbaşı'yı durdururlar.
Kimliğini göstermesine rağmen, itekleyip küfür ederek, silahını teslim etmesini isterler.
*- TÜRKİYE SLOGANLARI
Yüzbaşı reddeder ve ‘Türk askeri silahını vermez!’, diyerek Alman askerine tokat atar.
4 Alman askeri, ellerindeki coplarla Yüzbaşı'ya saldırınca çevredeki Kosovalılar Türk Yüzbaşı'yı savunup Alman askerlerini Prizren sokaklarında kovalar.
4 Alman, sonunda kiliseye sığınmak zorunda kalır.
Kosovalılar meydanları "Türkiye" sloganlarıyla inletir.
Aradan 14 yıl geçer.
*- KABUL ETMEZ
Mayıs 2017'te İncirlik üssünde Türk-Amerikan işbirligi adına ABD'li Albay Kevin Leahy, terör örgütü ile başarılı mücadelesinden dolayı madalya ve plaket vermek üzere düzenlenen resmi törende,
Türk Ordusu adına Albay Orkun Özeller'i kürsüye çağırır.
Kürsüye çıkan Orkun Özeller;
"Bize ödülü veren sizler, teröristlerle işbirliği halindesiniz.
Bu ödülü kabul etmek onursuzluktur!
Bu onursuzluğu ve ödülü reddediyorum!" diyerek kürsüden iner ve töreni terk eder.
*- SUBAYLARIMIZ VAR OLSUNLAR
Salondaki ABD'li ve diğer Türk yetkililer şok içindedirler ve ortam buz kesmiştir.
ABD'lilere kendi üstlerinde bu şoku yaşatan Albay Orkun Özeller, yıllar önce Kosova Prizren'de Alman askerlerine üniformasının onurunu çiğnetmeyen o Yüzbaşı'dır.
14 yılda yüzbaşılıktan Albaylığa terfi eden Generalliği de daha fazlasını da hak eden Albay Orkun Özeller ila övünüyoruz
Gururumuz…
Var olsunlar.
*-
Yeri değil ama bilinmesinden yanayım.
Çünkü kafa karıştırıcılar hep yakınlarımızda oluyor.
Nedim Çakmak anlatıyor:
‘Aslen Etrak adıyla anıldığımızı, Arapça dilinde halen asıl adımızla, Etraklar denildiğini, Sümerler'in kendilerine Etrak dediklerini, biliyor muydunuz?
Yetmedi...
Etrakya'nın Etrak- Türk ülkesi demek olduğunu, Yunanlıların e'trakia üzerinden tanıdığı Türklere, Trakya'lı anlamında Tyrakikon (Tirkikon) dediğini, bu etimolojik köken gereğince, Türkiye adının da Yunanca Tyrakikon'dan gelen, coğrafi bir tanım olduğunu,biliyor muydunuz?
Yetmedi...
Tüm batı dillerinde Yunanlılara Greek denirken, Yunanlılar kendilerine Hellen dediği halde, bizim Hititçe (Hitit Türkçesiyle) Yunan dediğimizi, biliyor muydunuz?
Yunaca yer adlarınının, arkad-ia gibi ‘ya’ ekiyle tamlandığını, Anadolu dilinde ise "os" ekiyle tamlandığını, "0s" hecesi ile biten tüm yer adların,
Halikarnas-os, Knid-os, Min-dos, Ass-os, Termess-os- Telmess-os,
Milet-os ,Efes-os.. gibi...
Yunanca değil Anadolu dilinden geldiğini, biliyor muydunuz?..
e'Troya'dan göç ederek, İtalya'ya yerleşen, Roma'nın meydanına, bozkurt heykelini diken Etrüsk'lerin, aslında Atrak-Türk olduklarını,
biliyor muydunuz?..
*- TEPELER, HEYKEL ve PİRAMİTLER
Arkeoloji konusuna devam edelim:
Comanlar (Kumanlar yani Türkler) ölünün üzerine büyük bir tepe inşa ederler ve ona bir heykel dikerler, yüzü doğuya dönüktür ve elinde göbek hizasında bir kadeh tutar.
Zenginler için de piramitler yaparlar, yani küçük sivri yapılar ve bazı yerlerde büyük kiremitli kuleler, diğerlerinde ise taş evler gördüm, ama etrafta taş yoktu.
Yakın zamanda ölmüş bir kişinin üzerine uzun direklere asılmış on altı atın postu vardır. Dördü dünyanın her bir köşesine bakıyordu; ve ayrıca içmesi için ona kımız, yemesi için et konurdu.
Ölen kişi için dikilen heykelin yönünün doğuya bakması (ölüm sonrası doğuşu) ve elinde içinde Bengisu (ölümsüzlük suyunu sembolize eden) AND kadehi olması ve ölen kişi kurganına; et, kımız bırakılması, kişisel eşyalar ve atıyla gömülmesi Türklerin ölüm sonrası ebedi hayata olan inancı ile alakalıdır.
Şimdilik bu kadar bilgi yeter, kafaları daha fazla karıştırmayalım.
*- SEFERBERLİK ÇÖREĞİ
Çanakkale Savaşı döneminde, Balıkesir Savaştepe Sarıbeyler Köyü kadınları, bir araya gelip ellerindeki tüm malzemeyi değerlendirerek, "seferberlik çöreğini" yapıp, cepheye göndermişler.
Un, yoğurt, zeytinyağı, şeker ve tarhana mayasıyla hazırlanan seferberlik çöreği, susama bulanıp, odun ateşinde pişiriliyor.
Sonra serin bir yerde kurutularak 2-3 ay bozulmadan sağlanabilecek hale geliyor.
Bu ekmeği, bugün tek bir kişi, Sarıbeyler Köyü'nde yaşayan, Fatma Erdil üretiyor.
Erdil bu çöreği ile coğrafi işaret de almış.
*- HER YIL TEKRARLIYOR
Ramazan Yaman, ‘Her yıl yazdığımı tekrar paylaşıyorum’ diyor.
Kadın nedir?
Kapitalizme göre:
Maddi ihtiyaçları kocaları tarafından karşılanan hanımefendilere "karı" denir.
Komünizme göre:
İşgücüne katılan ve kadınlığını unutup erkekleşen hanımefendilere yoldaş denir.
Uydurukçu dincilere göre:
Sokağa çıkan ve kişiliğiyle hayata aktif olarak katılıp ürün, hizmet ve değer üreten hanımefendilere "fahişe" denir.
Tarikatçı, rivayetçi, sünnilere ve şiilere göre:
Her dediğinin tersi yapılması "farz" olan, okuma yazma öğrenmesi en tehlikeli işlerden sayılan, 6 yaşında evlenilebilen, satın alınabilen, "insanımsı" dişilere "şeytan" denir.
Selefilere göre:
Çuvalın içinde yaşaması zorunlu olan, gözü, tırnağı görünse erkeklerin hepsini cehenneme gönderme tehlikesi taşıyan varlıklara "kadın" denir.
Baskın Anadolu geleneğine göre:
Erkeğine her konuda itaat eden, sofradaki yeri öküzlerden bile sonra gelen, "kaşık düsmanı" hanımefendilere "avrat" denir.
Feminizme göre:
Erkekle kas yarıştıran, zalim ve öküz erkeklerle adam gibi adamları aynı çuvala koyup çöpe atan, fıtratı zorlayıp kendine çekemeyeceği yük yükleyen, anayı oğula hasım kılan, hasta, psikopat, tek başına üreme hayali kuran hanımefendilere "özgür, çağdaş amazon kadını" denir!
Gardırop Batıcısı beyaz Türklere göre:
Dişiliği, güzelliği, şuhluğu kişiliğinin önünde duran hanımefendilere "medeni kadın", tesettürlü olanlara ise "cariye" denir.
Hıristiyanlığa göre:
Ruhunun olup olmadığından emin olunmayan, her şeyi erkeğinden öğrenen, en makbulü manastıra kapalı olan hanımefendilere rahibe denir. Bunun tersi davrananlara ise tüm hastalıkların ve kötülüklerin müsebbibi olarak "cadı" denir.
Yahudiliğe göre:
Cennetten erkeğin kovulmasına sebep olan, Adem'in sol kürek kemiğinden üretilen, pis ve necis olan, insana benzeyen, muayyen günlerinde dokunduğu yere bile dokunulması büyük günah sayılan, bu günlerinde ibadetten men edilen, potansiyel günahkâr yaratıklar olan hanımefendilere Havva denir.
İslam'a göre:
İman eden ve kazandıklarından infak eden, insanlarla ilişkisini dişiliğiyle değil kişiliğiyle kuran, sarayda firavuna rağmen Musa yetiştiren, Hira'da eşinin aldığı vahye ilk iman eden, Mısır'da zalim Sisi'ye, Filistin'de İsrail tanklarına direnen, tarlada buğday, fabrikada ürün, hastanede şifa, kütüphanede fikir üreten, okulda ve evde adam yetiştiren hanımefendilere "insanlığın anası" denir.
*- ŞÜPHEDEYİM
Şimdi sözü, Can Yücel’e verelim.
Bakalım ağzını bozmadan ne anlatacak?
‘Kadın dediğin, kenardan değil ortadan yürüyecek,
Hamile de olsa istediği gibi gezecek..
Kendine ait fikirleri olacak,
“Beyim bilir mi bilmiyorum ama ben bu konuya hakimim" diyebilecek.
Topluluk içinde bile olsa canı çekti mi dondurma yiyecek,
Kadın olmakta utanılacak hiç bir şey olmadığına inanacak,
Siyasetten, spora, ekonomiden, kültüre her şeyi merak edecek..
Saçma konuşan oldu mu basacak kahkahasını en güzelinden
Bilmem anlatabildim mi?
Ben ne demek istediğini anladım da, herkes anladı mı, bunda şüphedeyim!...
*- KAVAK ve ZEYTİN AĞACI
Bazı insanlar kavak ağacına, bazı insanlar zeytin ağacına benzer...
Kavak:
Boyu uzundur, suyun(Paranın) çok olduğu yerleri sever, herkese tepeden bakar, rüzgar o gün nereye eserse o tarafa döner, birde pek narindir kırılıverir ve sağlam işlerde kullanılmaz...
Ve en önemlisi meyve bile veremeden ömrünü çürütür gider...
Zeytin:
Su ile (Para) ile çok işi yoktur ihtiyacı kadarını alır, kimseye tepeden bakmaz rüzgârın onu eğmesine asla izin vermez, dallarını sopayla kırarsın da bir sene küser ama öbür sene yine sana verir, kin tutmaz, tüm bunlara rağmen bir de zeytin verir ki; ister yeşil zeytin, ister sofralık, İster kırma zeytin, olarak kullan istersen sıkıp yağını çıkar dilersen posasından Priina yap sobada yak daha neler neler...
Ha bir de güvercin ağzında insana "Barış Temsili" şeklinde sunuluşu vardır ki edebiyatçılara ve tarihçilere konu olmuştur...
Ömrünüz zeytin ağacı gibi bereketli olsun!...
*- BURASI NEW YORK METROSU
Şimdi ne şaka, ne hayal bir gerçekten söz edeceğim.
Anlatacağım da yüzde yüz doğru ve gerçek.
Bir kemancı 45 dakika boyunca keman çalıyor.
Birkaç alkış dışında 25-30 dolar bahşiş topluyor.
Oysa o kemancı dünyanın en iyi müzisyenlerinden biri olan Joshua Bell'di.
O metroda Joshua, 3.5 milyon dolarlık bir kemanıyla şimdiye kadar yazılmış en karmaşık parçalardan birini çaldı.
Metrodan sadece iki gün önce Joshua Bell, Boston'daki bir tiyatroda kapalı gişe sahne almıştı, koltukların ortalaması yaklaşık 100 dolardı.
Deney, sıradan bir ortamda olağanüstü olanın parlamadığını ve çoğu zaman gözden kaçtığını ve hatta küçümsendiğini kanıtlar nitelikte.
Mükemmel olabilirsiniz ama takdir görmüyorsanız sakin olun ve ait olduğunuz yere doğru ilerleyin, yeteneğiniz doğru yerde kıymet görecektir...









0 Yorum