Telefon
WhatsApp
KORAMİRAL CEMAL SUER, 'BİZİM RİCALARIMIZ EMİRDİR,'

Önce Meryem Fidancı’nın paylaşımını anlatayım.

Gazeteci- Yazar Banu Avar’la, son romanı ‘Yılanların Efendisi- Alaycı Kuş’ ile ilgili bir tv söyleşisi yapılmış.

“İkinci Dünya Savaşı Sonrası Amerika’nın Özel Operasyonlar Şefi diyor ki, ‘Bütün gazeteciler ben ne dersem tekrarlayacaklar!’

Ve yüzlerce gazeteciyi, 25 haber ajansının yetkilisini emrine alıyor ve ‘Ben ne dersem o!’ diyerek şöyle diyor; ‘Yoksa sizi mahvederim!’

Tabi sohbet ve anlatım bu kadarla kalmıyor, insanların beyinlerinin karıştırılmasından tutun da zamanımıza kadar geliyor.

Ama beni 1971 yılına getiren, kitapta geçen ne isimler ne de operasyonlar ve Amerika gerçekleri değil.

Başımdan geçeni anlatayım, anlatayım ki, ‘askeri darbelerin’ ne anlama geldiğini bir parça da olsa anlatayım.

Hikaye değil gerçek.

1960 ihtilalinden 10 yıl sonra 1971 yılında Türkiye bir askeri darbe yaşadı.

Ülkede yaşanan Sıkıyönetimin İzmir ayağında, Sıkıyönetim Komutanı Koramiral Cemal Süer idi, Güney Deniz Saha Komutanı…

İlk günlerinde, İzmir belki de Ege Bölgesindeki tüm gazetelerin yetkilileri o tarihte Konak’ta, Atatürk Kültür Merkezi’nin karşı tarafındaki Güney Deniz Saha Komutanlığı’na davet edildi.

Ben Demokrat İzmir Gazetesi’nde spor muhabiri idim.

‘Bana gazeteyi temsilen sen git!’ dediler.

Düşünün hiç alakası olmayan bir genç spor muhabiri olan ben praktica marka fotoğraf makinamı flaş takımıyla sırtlayarak davete gittim.

Bizi, yani davetli tüm habercilere çok iyi ve hoş şekilde karşıladılar, güzel ikramların bulunduğu salona aldılar.

Her şey yolunda idi…

‘Neden?’ sorusu da, biraz da olsa korkunun yerini güzel sohbet ve tatlı ikramlar almıştı.

Sıkı Yönetim ve Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Cemal Süer ile basın ve protokol yetkilileri dahil herkes anılarını anlatıyor, mutluluk saçıyorlardı.

Bu arada fotoğraflar da çekiliyordu.

Ben hiç unutmuyorum, flaşım patlamadığı için, belki de 30-40 saniye selam verdiğim bir şekilde Cemal Süer’i heykel gibi karşımda tutmuştum.

Flaş patlamadığı için bir dakika diye diye süreyi uzattıkça uzatmıştım.

Nedense bana da herkes gibi ‘hoşgörülü’ davranılmış, ‘Komutanı niye böyle tutuyor, bekletiyorsun’ falan filan diye çıkışan, dikkatimi çeken olmamıştı.

Sabırla karşımda, belirttiğim gibi fotoğrafı çekinceye kadar herkesin adını duyunca bile neredeyse hazır ola geçeceği birisi benim karşımda, ben ‘Tamam’ deyinceye kadar hazır ol vaziyetinde ve asker selamı ile duruyordu.

Çok sonraları ben bu çekimin reklamını gazetede, zamanın tanınmış yazarları önünde yapıyor, ‘Sıkıyönetim komutanını karşımda dakikalarca selam vaziyetinde tuttum!’ diyordum…

Şimdi, Banu Aral’ın, tabii ki Meryem Fidancı hanımın bu tarihi konuyu anımsattığı noktaya geleyim:

Bir ara hepimiz Sıkıyönetim Komutanı Koramiral Cemal Süer’in karşısında toplandık.

Yeme- içme sohbet, gülüşme görüntü çekme faslı bitmişti.

Cemal Süer, ‘Arkadaşlar, biz sizin dostunuzuz. Biz gazetecileri çok severiz. Sizleri takdir ederiz. Bundan sonra ortak çalışmalarımız olacak.

Biz bazı haberler konusunda sizlerden ricada bulunacağız. Bizi kırmayacağınızı tahmin ediyor ve biliyoruz’ dedikten sonra tek tek hepimize bakarak sözlerini sertleştirerek şöyle tamamladı:

‘Bizim ricalarımız emirdir. Emrimizi yerine getirmeyenlerin de anasını s.im.’

Birden bire o hoş ve güzel hava gitmiş, herkesi değişik duygular sarmıştı.

Yüzler asık bir şekilde, elimize verilen bülten ile işyerlerimize döndük…

Bu anlattığım tamamen doğru ve yaşadıklarım…

O zaman kafama dank eden şuydu;

‘Demek bazı siyasi muhabirler, şefler müdürler gerçeği biliyorlardı, hatta belki de içlerimizden bazılarının geriye dönmeden orada kalacaklarını tahmin ediyorlardı ki, belki de o zaman gazetenin en genci ve spor muhabiri Yaşar Eyice’yi görevlendirmişlerdi…’

Daha sonraları, belki de o gün bir astsubay görevli olarak çalıştığım gazetede Sıkıyönetim görevlisi idi.

Her akşam sayfa provaları kendisine veriliyor, inceliyor, beğenmediği yazıları fotoğrafları çıkarıyor, baskıya verilmesini önlüyordu.

Bunların yerine girecek haberleri yazdırıp koyduruyordu.

Meslektaşlarımızdan öğrendiğimize göre aynı sorun ve durum diğer gazetelerde de yaşanıyordu.

Devletin Anadolu Ajansı o yıllarda tam karşımızdaki binada idi.

Tüm İzmir ve Ege haberleri de aynı şekilde elden geçtikten sonra Ankara’ya genel müdürlüğe geçiliyordu.

Çok iyi anımsıyorum, Sıkıyönetim ilan edildiğinde Anadolu Ajansı’na gelen askerler alıcı-vericileri teleksleri kırmak parçalamak isterken aklımda kaldığına göre Birol isimli bir gece nöbetçisi ‘Ne yapıyorsunuz, bunlar size de lazım olacak, yedekleri de yok, yenileri de!’ diyerek durdurmuş ve ‘fişlerini çeker durdururuz!’ diyerek kıyımı önlemişti.

Sonuç olarak Allah bir daha bizlere ‘askeri darbe’ göstermesin…

Emekliliğinde ‘Bakkal Cemal’ adı takılan Sıkıyönetim ve Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Cemal Süer, Amerikalı Operasyon Şefi, müdürü komutanı gibi ‘Sizi mahvederim!’ yerine, ‘Hepinizin anasını bilmem ne yaparım!’ diye tehdit ediyor.

Eh be Cemal Efendi bizlerin analarının ne günahı vardı da, çaresiz şekilde karşında tuttuğun gazetecilere böyle hakaret etmeseydin, daha iyi olmaz mıydı?

İçinde bir uhde olmalı ki, kendini böylece rahatlamış hissetmiş olmalı…

Bu durumu en iyi şekilde psikiyatrisler her halde yorumlarlar.

Yaşadım, gördüm, duydum, fotoğrafını çektim…

Belki bir gün, atıp- tutanları, sözde kahramanları da anlatırım…

İşin garibi bir ya da iki gün önce de Gazeteci – Yazar Banu Aral’ın idealist öğretmen annesinden söz etmiş, başından geçenleri anlatmıştım.

 

*- DANIŞMAN ve ÇOBAN

 

Çobanın biri dere kenarında koyunlarını otlatıyormuş.

Tam o anda, yanına bir Jeep yanaşmış. Son derce şık ve pahalı giyimli bir sürücü aşağıya inmiş ve çobana sormuş.

- Eğer kaç tane koyunun olduğunu bilirsem bana onlardan bir tanesini verir misin?

Çoban bir adama birde koyunlarına bakmış,

‘Tamam!’ diye cevap vermiş.

Genç adam arabasını park etmiş, telefonunu bilgisayarına bağlamış bir NASA sitesine girmiş, GPS´ini kullanarak yeri taramış, bir database ve logaritma ile doldurulmuş 60 excel tablosunu açmış ve 150 sayfalık bir rapor basmış.

Çobana dönmüş,

‘Tam olarak 1586 adet koyunun var!’ demiş.

Çoban

‘Doğru’ diye cevap vermiş, ‘ Koyununu alabilirsin.’

Genç adam koyunu almış ve jeep´inin arkasına koymuş.

Bu sefer çoban genç adama dönmüş.

‘Eğer senin ne iş yaptığını bilirsem koyunumu geri verir misin?’ Diye sormuş.

Adam, ‘Evet neden olmasın!’ diye yanıtlamış.

‘Sen Dünya Bankasi´nda Danışmansın’ demiş çoban.

Adam sormuş, ‘Nasıl oldu da bildin?.’

Çoban, ‘Çok basit!’ diye cevap vermiş.

‘Buraya çağrılmadan geldin, bu bir…

İkincisi benim bildiğim bir şeyi, bana söylemek için, benden bir koyunumu istedin.

Üçüncüsü yaptığın hiçbir şeyden anlamıyorsun çünkü köpeğimi aldın!’

 

*- SAMSUN’DAN YÜKSELEN GÜNEŞ

 

“Bir gün bir Rumeli’liye sormuşlar:

‘Neden buradasınız?’

Yanıtını birlikte okuyalım:

Tuna boylarında Aliş’imiz var!

Yemen Türküsü’ne ağlayışımız,

Nasrettin Hoca’ya gülüşümüz var!

 

“Alı var” diyorlar “kırmızı güle”

Hasan’ım martini alıyor ele,

Ramizem’in evi kapılmış yele...

Yusuf’la Arda’ya dalışımız var!

 

Sevda yalan derler, sakın inanma!

Tuna’dan geliyor ince donanma!

Koca Yusuf seni unuttuk sanma!

Deli Ormanlar’da güreşimiz var!

 

Yunus gibi yüce pirlerim durur!

Sarı Saltuk gibi erlerim durur!

Anıttepe gibi yerlerim durur!

Samsun’dan yükselen güneşimiz var!

 

Akdeniz’de yüzer, Yavuz’umuz var!

Manastır içinde havuzumuz var!

Arda’da, Aras’ta, Zap’da kutlanır,

Nevruz Günü, Hıdırellez’imiz var!

 

Malkoçoğlu eyerler mi kıratı?

Eser zaman, yakın eder serhati

Mostar imiş şu dünyanın Sırat’ı

Yıkık köprüsünde bir taşımız var!

 

Kızanlar hatıra getire bizi...

Balkanlar koynuna yatıra bizi...

Yıllardır yaşatır hatıra bizi...

Üsküp’te beş yüzyıl kalışımız var!

 

Uyduk mürteciye, döndük şaşkına!

Döndük bir bir muhacire, düşküne!

Yetiş beylerbeyi Allah aşkına!

Üç yüz yıl uykuya dalışımız var!

 

Küfür saydık, felsefeyi bilimi;

Ezberledik hurafeyi zulümü!

Hak etmeden katliamı, ölümü,

Üç yüz sene bozgun oluşumuz var!

 

Al bre, al bizi, al götür bu yaz!

Tuna’yı, Bosna’yı özledim biraz!

Sorma bre sorma ne işimiz var!

Tuna boylarında Aliş’imiz var!

 

Samsun’dan yükselen güneşimiz var!

Gök gözlü, nur yüzlü Mustafa Kemal’miz  var.!”

 

*- DOĞRU ve YANLIŞIYLA

 

Sinemamızdan bir Yılmaz Güney geçti.

Memleketi Adana’daki yılları, sosyalizmle tanışması, “Çirkin Kral” olması, aşkları, kavgaları…

Biraz anlatalım;

Gazetelerde her gün haberleri çıkardı bir zamanlar.

Sayısız hayranı vardı.

Birdenbire çıkmamıştı ortaya.

Bol yumruklu, tabancalı filmlerde kötüleri cezalandıran, iyileri sevindiren bir gangsterdi önceleri.

Adı her yerde duyulmaya başlamıştı.

Bir röportaj sırasında Tarık Dursun K.’ya, “Beni öyle güzel yaz ki Yeşilçam’ın kralı olayım” deyince Tarık Dursun duraklar, “Ama Yeşilçam’ın bir kralı var zaten” der.

Yılmaz Güney, “Ayhan Işık mı? O güzel, ben çirkinsem… ben de Çirkin Kral olurum.”

Ertesi gün “Çirkin Kral: Yılmaz Güney” Milliyet gazetesinin magazin ekinin manşetine çıkar.

Böylece efsane doğar.

 

Yılmaz Güney Tarık Dursun K.’ya gönül borcunu onun yazdığı, yönettiği Yaralı Kartal (1965) filminde para almadan oynayarak öder.

Tarık Dursun K. şöyle anlatır:

 “Yılmaz Güney bir gün bana, ‘Ağam, beni çirkin kral sen yaptın. Bir borcum var ki ödeyeceğim. Senaryoyu yolla’ dedi.

Yolladık.

O sırada Yılmaz Güney, Kıbrıs’ta film çekiyordu.

Gerçekten de sözünün eriymiş.

Dediğini yaptı; geldi, oynadı ve beş kuruş almadı.”

 

GİYOM TELL GİBİ

 

Yılmaz Güney birçok filminde bedava oynamış, ihtiyacı olanlara her zaman yardım etmişti.

Onu çok sevenler olduğu gibi düşmanı da çoktu.

Özellikle basın onun kavgalarını hep abartarak yazmıştı.

Gerçeklik payı da vardı.

Mesela Eşrefpaşalı (1966) filminin çekimi sırasında gerçekleşen ünlü sahneyi, yakın dostu Abdurrahman Keskiner, Hürriyet gazetesine anlatmıştı:

“Sinema tarihçileri bunun bir efsaneden ibaret olduğunu söyler. Ama gerçek!

Yılmaz o gün benden 3 silahından birini, içinde gerçek kurşun olanı istedi.

Nebahat bu sırada ağlıyor, titriyor ve ‘Yılmaz, imkânı yok oynamam. Sahici kurşun kullanma, yalvarırım!

Ben canımı sokakta bulmadım.

Yanlış bir harekette ölebilirim!’ diye sevdiği adama ağlayarak yalvarıyordu.

Yılmaz umursamadı.

Bardağı Nebahat’ın kafasına koydu.

Sonra 20 metre uzaklaştı.

Sette ölüm sessizliği vardı.

Korkudan herkes nefesini tutmuş, duvarın dibinde titreyen Nebahat’a bakıyordu.

Zavallı kız kurbanlık koyun gibiydi.

Yılmaz tetiğe bastı, bardak tuzla buz oldu.

Nebahat başladı ağlamaya...

Yılmaz onu zor sakinleştirdi.

Deniz kenarına götürüp bir şeyler söyledi.

Çok tutkulu, kavga ve dayakla dolu şiddetli bir aşkları vardı.”

 

Yılmaz Güney’in, bu gibi anekdotlarda sıkça aktarılmış olan, sevdiği kadınlarla ilişkilerini anlamak için ne şartlarda doğup büyüdüğünü, içinde yetiştiği kültürü̈ anlamak gerekir.

Anlamak kabul etmek değildir elbette.

Ama onun kişiliğini, hayatını ve sinemasını belli bir kültürel ve sosyopolitik bağlam içinde düşünmemize imkân tanır.

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği