KOSKOCAMAN SARAYDA BİR HELA BİLE YOKTU!
*- GİBİ, GİBİ!.. Psikolog Hatice Kübra Tarak, “Çok sevgili, rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun kitabında eşi Yıldız Hanıma ait bu cümleyi okurken aklıma seanslarımda çokça duyduğum ‘İnsanlardan uzaklaşırsam mutlu olacağım’ cümlesi geldi.” diye devam ediyor: “İlk bakışta mantıklı geliyor, insan yoksa; karşılanmayan beklentiler, üzüntüler, öfke... pek çok olumsuz şey de ortadan kalkıyor GİBİ. GİBİ çünkü yalnızlığı seviyor dahi olsa insanın uzun bir süre ‘tek başına’ kalarak sağlıklı bir şekilde var olması çok da mümkün değil. Bizler sosyalleşme ihtiyacı olan varlıklarız. Kişi sayısı mühim değil, bir kişi de olsa birinin hayatımıza, ruhumuza dokunması elzemdir. Sosyallikle beslenmeyen ruh hep bir köşesini eksik hissedecek ve bu eksikliği başka şeylerle tamamlamak için nafile çabalarla hırpalanacaktır.” Psikolog Hatice Kübra Tarak sözlerini ve düşüncesini bir soru cümlesi ile noktalıyor, topu bizlere atıyor:’ “Bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Hayatımızda var olan ve ruhumuzu besleyen herkese içten teşekkürlerimizi iletelim mi?”
İsmail Tekkeli, İngilizlerin ünlü yayın kuruluşu BBC’den almış!
BBC, ‘eski tarih’ belgeselindeki yayınında şöyle diyor;
‘Avrupa’da; ilk, orta, yeni ve yakın çağlarda, 1900'lü yılların ortalarına kadar rahatsız edici pis kokular, bu kokuların yıkanıp temizlenerek değil; parfüm esans ve yelpazelenerek bastırılma yolları.!!!
Paris'teki Versay Sarayı'nı ziyaret etseydiniz, muhteşem sarayın helâsının olmadığını görürdünüz.
Orta Çağ'da yıkanmak, temizlenmek, diş fırçası, parfüm, deodorant ve tuvalet kâğıdı yoktu.
Koskoca Sarayda bile helâ yoktu, sarayın pencerelerinden insan dışkıları dışarıya atılırdı, bu yüzden saray bile çok pis kokardı.!!!
Bir bayramda, saray mutfağı hiç hijyen olmadan 1500 kişiye ziyafet hazırlayabilirdi.
Günümüz filmlerinde o dönemden insanlarının titrediğini veya yelpazelendiğini görüyoruz...
Sebep sıcaktan değil, insan vücudundan ve eteklerin altından yayılan pis kokuların (hijyen ve taharetlenme olmadığı için özel bölgelerin kokusu çok iğrenç oluyordu)
*- TEMİZLENMEK ALIŞILMIŞ DIŞINDA
Ayrıca soğuk ve akan suyun neredeyse hiç olmaması nedeniyle duş almak, yıkanmakta alışılmış bir şey değildi.
Sadece soyluların, vücuttan ve ağızdan yayılan kötü kokuyu dağıtmak ve ayrıca böcekleri korkutmak, kaçırmak için onları yelpazeleyecek köle ve uşakları vardı.
Versay'a gitmiş olanlar, o zamanlar, sadece monarşi tarafından desteklenen soyluların ünlü baladlarında tuvalet ve banyo olmadığını büyük ve güzel bahçelerin tuvalet olarak kullanıldığını yerinde görmüşlerdir.
*- DÜĞÜN ZAMANI
Orta Çağ'da, çoğu düğün Haziran ayında (onlar için yaz başında) yapılırdı.
Bunun nedeni basittir: Gelin veya damadın ilk banyosu Mayıs ayında yapılırdı; bu nedenle Haziran ayında, insanların kokusu fazla hissedilmezdi.
Ancak, bazı kokular rahatsız etmeye başladığından, kadınlar, özellikle gelinler, kokuyu bastırmak için vücutlarının yakınında güzel kokan çiçek buketleri taşırlardı.
Gelinlerin düğünlerde ellerinde çiçek buketi tutmalarının sebebi budur ve sonraları; önce Avrupa’da, sonra tüm dünyada gelinlerin ellerinde çiçek buketi tutmaları bir gelenek olmuştur.
*- PİSLİK İÇİNDE
Banyolar, sıcak suyla dolu tek bir büyük küvette yapılırdı.
Ailenin reisi, temiz suda ilk yıkanma ayrıcalığına sahipti.
Sonra, suyu değiştirmeden; diğerleri yaş sırasına göre eve gelirler, kadınlar, yine yaşlarına göre ve en sonunda çocuklar aynı suda yıkanırdı.
Bebekler bile en son yıkanırlardı.
Küvetteki su o kadar kirlenirdi ki, bebeklerin küvette kaptığı mikroplardan hastalanarak öldüğü resmi kayıtlara geçmiştir.
*- İNANIŞLARI
Evlerin çatılarındaki ahşap kirişler hayvanlar için en iyi yerdi.
Köpekler, kediler, fareler ve hamam böceklerinin evi ısıttığına inanılırdı ancak, yağmur yağdığında, çatıdan inen sızıntılar hayvanları yere inmeye zorlardı.
Parası olanların teneke tabakları vardı.
Bazı yiyecek türleri bu teneke tabakları oksitlendirerek, paslandırarak, birçok insanın zehirlenerek ölmesine sebep oluyordu.
O zamanın hijyen alışkanlıklarının nasıl korkunç olduğunu biraz hatırlayalım.
*- BAŞINDA BEKLENİRDİ
Domatesler asidik oldukları için uzun süre zehirli kabul edildi,
Teneke bardaklar bira, şarap, viski içmek için kullanıldı; bu kombinasyon bazen kişiyi ‘yerde’ cansız bırakırdı (alkollü içeceğin oksitle karıştırılmasıyla oluşan bir tür narkolepsi) salgılardı, bazen sokaktan geçen biri o kişinin öldüğünü zannederdi, bu yüzden cesedi alıp, cenazeyi gömmek için hazırlık yapılırdı.
Sonra ceset birkaç gün boyunca mutfak masasına konurdu ve aile ölü adamın uyanıp uyanmayacağını görmek için onu izler, yer, içer ve beklerdi. 2-3 gün beklenir, bazen ceset günler sonra kokunca onu gömerlerdi.
Bu nedenle ölülerin uyanması (uyanma) tabutun yanında nöbet tutma adeti vardı.
İngiltere, her zaman tüm ölüleri gömecek bir yerin olmadığı küçük bir ülkedir.
Bu yüzden bazen eski tabutlar açılır, kemikler çıkarılır, çuvallara yerleştirilir ve aynı mezar başka bir ceset için kullanılırdı.
*- DİRİLMESİ BEKLENİYOR
Bazen tabutları açarken, kapakların içlerinde ölü zannedilen adamın aslında ölmediği, yanlışlıkla diri diri gömüldüğünü gösteren çizikleri de fark edebilirdiniz.
Bunun nedeni, tabutu kapatırken, ölen kişinin bileğinden bir şerit bağlama mecburiyetiydi.
Tabutta açılan bir delikten geçen bir tel yatan cesedin eline bağlanır, oradan da bir zile veya çana bağlanır, adam ölmediyse bileğine bağlanan teli çeker, zil veya çan ses çıkarır, adamın ölmediği anlaşılır ve adam tabuttan çıkarılırdı.
*- KAYITLARI MEVCUT
Gömüldükten sonra, biri birkaç gün mezarın yanında görevde kalırdı. Eğer adam uyanırsa, kolunun hareketi zili çalacak, ben ölmedim diyecektir. Tüm bunların kayıtları mevcuttur ve mezarcı tarafından kurtarılmış" olacaktır,
Bu bugün bile Avrupa'da kullanılan ‘diebell’ (ölü zili) adlı deyiminin de kaynağıdır.
İşte medeni diye bildiğimiz Avrupa ve halkının ahvali budur.!!!
Konuyla ilgili temsili resimler Avrupalı ressamlar tarafından çizilmiştir.
Fransa’da durum aynıdır.
Parfüm kenti olmaları da bu ve benzeri nedenlerdendir.
Tebii ki bu anlatım abartılı olabilir.
Çünkü aklımızın almayacağı noktalar var.
Belki konuyla ilgili başka belgeseller yapılınca, gerçek ve gerçek dışı olaylar, anlatımlar, düşünceler ortaya çıkar.
*- MOTİVASYON İÇİN
Bir üniversitemizin bir akademisyeni de, ‘İlginizi çekmeyen derslerde nasıl motive olabilirsiniz? Gelin beraber inceleyelim!’ diyerek şu bilgiyi veriyor.
Akılcı ve doğru görüşü, herkese açık bir şekilde paylaşalım!
1. Olumlu düşünce yapısına sahip olun.
2. Öğrenme tekniklerini deneyin.
3. Dersin sosyal taraflarını öne çıkarın.
4. Akademisyenlerden destek alın.
5. Küçük hedeflerle ilerleyin.
6. Dersle ilgili bağlantılarınızı genişletin.
Bunlar yapılırsa motivasyonun artacağı ileri sürülüyor.
*- İLK YERLİ ve MİLLİ
Türkiye’nin ilk yerli ve milli traktörü HSG, 1963 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde üretildi.
Yapımını üstlenen 3 Türk mühendisin isimlerinin baş harfini taşıyan HSG (H - Hamit Demirtaş, S - Süleyman Kadayıfçılar, G - Gazanfer Harzedan) traktöründen yalnızca iki adet üretilebildi.
O yıllarda üretilen Devrim arabaları, Bozkurt ve Karakurt buharlı lokomotifleri, Vecihi Hürkuş, Nuri Demirağ, Nuri Killigil, Şakir Zümre ile aynı kaderi paylaştı.
HSG traktörlerinin seri üretimleri maalesef yapılamadı.
Devrim otomobili gibi aynı kaderi paylaşarak Türk sanayine kazandırılamadı.
*-
Ali Özpalanlar anlatıyor:
“Mubadil ailemin Ramazanda ilginç bir adeti vardı.
Evine ‘sahur baskını’ yapılacak akrabanın ya da memleketlinin haberi olmadan sözleşen diğer aileler, bir evde sahur saatinden epey önce toplanıp baskın yapılacak ailenin kapısını camını darbuka, tef eşliğinde, güle oynaya çalardık.
1950'lerde neredeyse evlerin tümünde sahura kalkıldığı için bu şamataya kızan pek olmazdı.
Herkesin getirdiği yemeklerle sofralar kurulurdu.
Neşe içinde yenen sahur yemeğinden sonra da herkes kendi evine dönerdi.
Bu adeti Rupişta, Gorensi, Zelokoş, Mavrova, Prelepe gibi Yunanistan'ın kuzeyindeki Kesriye Kazasının köy ve nahiyelerinde yaşayan akrabalarımızdan başkasından duymadım.”
Fransa ve İngiltere gibi ülkelerdeki tuhaf adet ve düşünceler gibi, bu anlatım da herhalde yöresel bazı yerlere mahsus olmalı.
Ben de ilk kez Ali Özpalanlar’ın bu anlatımından duyuyorum.
*- ŞARKININ HAZİN HİKAYESİ
Tüm şarkıların bir hikâyesi vardır.
Şarkılar, kendisini severek dinleyen her gönülde gizli kalmış bir aşk hikâyesini çağrıştırır.
‘Gamzedeyim Deva Bulmam’ şarkısı da bu tür şarkılardan biridir.
Hikâyenin kahramanı Kemani Tatyos Efendidir.
1858 yılında İstanbul’da doğmuş Türk musikisine bestekar, güftekar olarak 50’ye yakın eser bırakmış, ömrü yokluk içinde geçen öldüğünde kilise defterine ‘Tatyos, 1913 Çalgıcı’ olarak kaydı yapılan bir keman virtiözü…
*- KEMANINI KONUŞTURUYORDU
Tatyos pek konuşkan biri değilmiş.
Onun ne düşündüğünü neler hissettiğini okuyabilen anlayabilen birkaç arkadaşı, dostu varmış.
Koltuğunun altında kemanı, tütünden sararmış bıyıkları, çökmüş avurtları, uykusuzluk ve aşırı içkiden kan çanağına dönmüş göz çukurları ile hayatın yükünü omuzlarında taşıyan, çocukluğundan beri dilini gönlüne hapseden ruhuyla ancak kemanıyla anlatacaklarını anlatan, önceleri düğünlerden kıt kanaat geçimini temin eden daha sonra Galata’daki Pirinççi gazinosundaki hayatı ve yaptığı besteler, semailer, peşrevlerle tanınmış ve İstanbul’un dört bir yanında düzenlenen fasıl heyetlerinde Tatyos Efendinin eserleri çalınır olmuş.
*- YAKIN İKİ DOSTU
Tatyos Efendinin en yakın iki dostu yazar, gazeteci, besteci Ahmet Rasim Bey ve gazinodan arkadaşı kemençeci Vasili’dir.
Bir akşam Beyoğlu’ında Ahmet Rasim, Vasili ve Tatyos Efendi ‘Ehl-i aşkın neşvegah-ı kuşe-i meyhanedir’ ile başlattıkları musiki meşki ‘Bilsen ne bela geçti şu biçare serimden’ semaisiyle devam etmiş.
Tatyos Efendi gece boyunca kemanı elinden hiç bırakmamış.
‘Mani oluyor halimi takrire hicabım’ gibi içli şarkıları peşpeşe döktürmüş.
*- İLK KEZ
Gece nihayete ererken meyhanede birkaç müşteri ve sandalyeleri toplayıp yerleri süpüren birkaç çocuktan başka kimse kalmamışken Vasili ve Ahmet Rasim Bey’de tam gitmeye hazırlanırken Tatyos Efendi kemana uzanmış sanki saatlerdir içen ve çalan o değilmiş gibi kemanı omuzuna yerleştirip, hafifçe başını kemana eğerek, dudaklarında acı bir tebessümle o ana kadar duyulmamış o uşşak şarkıya giriş yapıyor;
Gam-zedeyim deva bulmam/Garibim bir yuva kurmam/Kaderimdir hep çektiren/İnlerim hiç reha bulmam.
Elem beni terketmiyor/Hiç de fasıla vermiyor/Nihayetsiz bu takibe/Doğrusu takat yetmiyor.
Ehl-i dilin yoktur kadri/Uğraşma gel Tatyos gayri/Eserin çok kıymetin yok/Git talihine küs bari.
*- İNSANLARIN VEFASIZLIĞI
Tatyos kemanı omuzundan indirdiğinde hiç kimsenin tek bir kelime edecek hali yoktur.
Vasili hıçkıra hıçkıra ağlıyor meyhane de kalanlar da gözyaşlarını birbirlerine sezdirmeden silmeye çalışıyorlar.
Birkaç hafta içinde İstanbul’da bu şarkıyı ezberlemeyen ne hanende ne sazende kalıyor.
Tatyos’un naaşı Kadıköy’de bir kilisenin ayin salonuna getirildiğinde, iki elin parmaklarını geçmeyen kalabalığa ibretle bakan Ahmet Rasim, daha dün Galata’da Beyoğlu’nda onu dinlemek için yüzlerce kişinin akın ettiği salonları düşününce, insanların vefasızlığına hayıflanıyor.
*- OTUZ YILLIK BEKLEYİŞ
Cenazesinde üç bacısı, dul eşi, Ahmet Rasim, kendisiyle yıllardır çalıştığı iki sazende ve kilisenin uzak köşesinde ağlayan bir kadından ibaretküçük bir topluluk uğurluyor son yolculuğuna Tatyos’u…
Bu şarkının hikâyesini Ahmet Rasim’e vefatından hemen önce Vasili hasta halinde anlatıyor:
‘Tatyos’un Ortaköy’de bir çocukluk aşkı varmış. Kendi cemaatinden olan kızın ailesi aniden Erivan’a göçünce kavuşamamışlar.
Tatyos’da sonradan şimdiki eşiyle evlendirilmiş.
Beraber içtikleri o gece kızın İstanbul’a döndüğünü ve otuz yıldır evlenmeyip kendisini beklediğini öğrenmiş Tatyos.
*- BIRAKILMIŞ ZARF
Ahmet Rasim Bey Tatyos’un kilisede yapılan cenaze töreninin sonunda oturduğu yerden kalkarken kilise sırasına bırakılmış bir zarfı farkediyor. Zarfın üzerinde ‘Tatyos ile birlikte defnedilecektir’ yazmaktadır.
Zarfı otuz yıl önceki çocukluk aşkı olan kadın Ahmet Rasim Bey’e fark ettirmeden onun yanındaki sıraya koymuştur.
Ahmet Rasim zarfı alıp usulca ceketinin cebine koyar.
Zarfın kendi yanına konulmasının bir tesadüf olamayacağını düşünüp ve zarfın içindekileri okumanın belki de Tatyos’a karşı ifa edilecek son görev olacağına kanaat getirerek yalnız Ahmet Rasim Bey tarafından görülen ve yarım saat sonra Tatyos’un naaşı ile birlikte toprağa verilen zarfın içinde ki kağıt da şu dizeler yazılıdır:
Gam-zedesin devan benim/Garip kuşsun yuvan benim/Çektiğimiz yeter gayri/Kaderimsin inan benim
Takat yetişmez eleme/Bülbül imrenir çileme/Bizim şu kara sevdamız/Kalsın öteki aleme/
Elbet kadrini bilirim/İste canımı veririm/Küsme talihine Tatyos/Çok durmam ben de gelirim.”
Hikayenin son satırı herhalde şöyle olabilir?
‘Tarihe karıştı eski sevdalar!’
*-









0 Yorum