Nilüfer Açmayan Bataklar
Hani her karanlıkta ya da karanlık ile eşdeğer kötülükte ufacık da olsa iyiliğin, her iyilikte de nokta kadarcık da olsa kötülüğün olabileceğini siyah beyaz bir desen halinde anlatan bir sembol var; Ying Yang. Ying Yang, iyilik ve kötülüğün iç içeliğinin silinmez kaya resimleri gibi şekli olup çıkmışsa da bana başka bir çağrışımda da bulunur; kara, bulanık suların dupduru beyazlıktaki arı, saf çiçeklerini anımsatır o siyah beyaz renkler. Yani nilüfer ve lotusu.
Balçıkta açan bembeyaz çiçekler nilüfer ve lotus, en kirli ortamlarda bile çamura bulanmamanın tamgası olmuşlar bildik bileli. Hoş, her ikisi de kara balçıkta koskoca, bembeyaz açan, ikiz gibi benzer bu çiçekleri bir tutmayanlar da var. Arılıkta değil, yaprak sayısında. Lotus, on iki yapraklı iken nilüfer sekiz yapraklı imiş de ondan.
Madem her şeyin zıddı ile var olduğu ortam bu dünya o halde siyah ve beyaz zıtlığının hangi renginde, neresinde yer alacağız? Batak olduğu apaçık bulanık su gibi karanlıkta mı yoksa arınmışlığı anlatan taraf olan apaklıkta mı? Bu soru, insanın en çetin sınavının tek sorusu. Beyazda kalmak isteyenler için pek zorlu bir sınav olabilir bu. Bu zorlanışın da öğreteceği bir şey vardır yine de; Ying Yang’ın beyazında yer alan siyah benek ile siyahını ışıtmaya çabalar gözüken beyaz noktanın aslında ne yaman bir çelişkiden ne de tezattan doğmadığı.
Öyle ki kötü ile başa çıkmak bazen her kötünün bile harcı olmayınca akla bir kitabın önsözü gelir ilk. Yanlıştan hep kaçınan bir kahraman, kendisine hiç benzemeyip, her yolu deneyebileceklere karşı mücadele verirken onları alt edebilmek için onların yöntemlerini de kullanır ki şartlar eşit olsun ki kendi alt olmasın. Ama mücadelesini kazandığında yeniden kendi gibi olur. Yani üstünün başının tozlarını silkeleyip, ellerini yıkayıp yine eski kendisi olur, çamurdan arınır. Tıpkı batakta açan nilüferler gibi. Lotus gibi.
Siyah mı, beyaz mı sizin yolunuz sınavı bir derslikte, kâğıt kalem ile yapılmıyor, bir jüri önünde. Hiç ummadık bir zamanda, hiç ummadık, tanımadık, daha önce karşılaşılmadık kişiler o sınavın soru kâğıdı haline dönüşebiliyor. Bugün bize olduğu gibi.
Rüzgârlı, kutupların bahara yakın aylarından ödünç alınmışçasına bir soğuğun Ankara ayazına nispet edercesine hissedildiği bu günde, bir markette sınav olunacağı kimin aklına gelirdi? Başa gelenler zaten akla hiç gelmeyenlerdir, hep denildiği gibi.
Bir reyonun önündeyiz, eşim de ürünlere bakıyor. Aradığını bulunca da birkaç tane alıyor. Ben de bir şeyler alıyorum. Bu arada raflara bakan bir de hanım var yanımızda. Konuşmalarımıza kulak verdiğini bilmiyordum.
Seçtiğim ürün hakkında bana soru sorunca yanıtlıyorum. Ardından başka bir soru daha geliyor, onu da yanıtlıyorum. Adımı soruyor, bunca konuşunca sanırım hitabında kullanmak istedi diye iyi niyetli düşünüp, söylüyorum. O, adını söylemeyince ben soruyorum, söylüyor; ama aklımda kalmamış, şimdi görüyorum ki. Ve ürünler ile ilgili olmayan bir şey duyuyorum ondan; “sizin enerjiniz çok yüksek”. Ne demek istediğini anlıyorum. Ancak konu neden buraya geldi henüz anlamış değilim.
Meğer bir dernekleri varmış. Kısasından ve basitinden spiritüel konular üzerine deyip, geçeyim. Toplantılarından bahsediyor, konuya daha bir giriyor. Bir de kitabı varmış bu derneğin. Adını da söylüyor kitabın. Nasıl yazıldığını, neyi amaçladıklarını anlatıyor. Tek sözcüklük, bir ara pek moda bir dövme de olmuş amaçlarını öğrenince öyle bir soru soruyorum ki bu biraz da karşıdakini tartmak için. Söylediği şeyin tam karşılığı olan yine spiritüel bir son adım olan o kavramı bilmiyor. Tam da çatacak kişiyi bulmuş, beni! Gerçi yurtdışında bile hem de oralılar kaç kez adres sormamışlar mıydı bana?
Önce bu kadar ile kalır sansam da telefonunu çıkarıp, telefon numaramı istiyor. Geçiştiriyorum. Çok geçmeden birkaç kez daha istiyor. Sanki hayli önce adını basından duyduğum bu dernek ile hiç ilgilenmediğimi söylüyorum. Nedense pek ısrarcı. Telefonu hala elinde ve internet sayfalarını açıp, gösteriyor. Bakmamı, okumamı istiyor, bir kez daha telefon numaramı da.
Kimin, hangi konulara merak sarıp, içine girdiği sırf kendini ilgilendirir; ama herhangi birinin şimdiye kadar hiç oralı olmadığı ve olmayacağı bir alana hem de o kişiyi hiç tanımadan üsteleye üsteleye aşırı bir ısrarcılık ile çekmeye çalışmak sınırı aşmak demek haliyle. O zaman, pek eskilerde kalmış yazarın, o pek ünlü, tarihi mi desem, mitolojik mi desem konulu kitabının önsözündeki baş ediş yöntemi gelir akla. Bir çay reyonu önünde, bir tür çay üzerine sorulan soruya uygar bir tavır içinde verilen cevap sonrası konu, açık açık ilgilenmediğinizi söylediğiniz bir alanda sizi görmek ısrarına gelmiş ise Ying Yang’ın beyazındaki kara noktanın anlamının ortaya çıkma zamanı da gelmiştir. Madem üslup değişimi gerekli o zaman ısrarlara karşı verilecek tek yanıt var; “size iyi alışverişler” deyip, yirmi beş dakikadan fazladır durduğu yerden market arabası kasaya doğru sürülür.
Eğer spiritüel bir faaliyet alanında yıllar geçirmiş iseniz sizden beklenen yaklaşım böylesi bir ısrarcılık olmamalı. Bu yaklaşım, sanki markete su, ekmek, tuz almaya değil de yeni katılımcılar bakınmaya gelmiş izlenimi bırakır. Her bir kişinin farklı ilgi alanları, odaklandığı sahalar olabilir. Ancak o saha herkesin sahası değildir, olamaz. Demek ki merak alanlarımızı merakta bırakmayıp, uğraşı haline getirmiş isek hakkını da vermek gerekiyor harcanan onca vaktin. Uğraşılan onca zamanın bize bir şeyler kattığını, törpülediğini, incelttiğini, donattığını göstermek gerekir, diyeceğim.
Her tohum her toprakta bitmez. Yeşermez, kök salmaz. Ancak lotus için bulanık su, batak kâfidir. Oysa bataklarda bile nilüferin de, lotusun da çiçeklenemediği olurmuş.









0 Yorum