Ockham’ın Usturası, İstanbul’un Patlıcan Yangınları
Düğüm çözen mi yoksa düğüm atan mı olmak? Ortada çözülmesi gereken bir sorun hatta sorunlar yumağı varken gerçek sorun, sorun diye bilinenler mi yoksa ona yol açanlar mı? İşte çözülecek en büyük düğüm bu sorular olmadıkça kördüğümler arasında kalmak kaçınılmazdır haliyle. Bunca ilmek üstüne ilmek atan varken düğüm çözücü olabilmek, sabrı, aklı seçmek demek. Yani en zorunu!
Kaldı ki yerine göre düğümü atabilmek bile hüner ister. Öyle ki kimi düğümler anca yetkin ellerce atılabilir. Yetkin olmayan eller, yaklaşımlar bir çile ipi kedi oynamışçasına karman çorman edip, yumağı dolaştırır. Uzluk isteyen düğümler el dokuması halı tezgâhlarının başında atılır. İki düğüm tekniği var ki dünya onları adları ile benimseyip, bellemiş; simetrik Gördes Türk düğümü ile asimetrik İran düğümü. Bir de Gordion düğümü var!
Gordion, Polatlı, Ankara’da. Bir kralın babasının, kızılcık dalları ile bir tapınağa bağlanmış arabasının boyunduruğundaki düğüm ile geçmiş tarihe. Bu düğümü çözecek olan her kimse, onun Asya’ya hakim olacağı söylencesi de alıp başını gitmiş. Kimselerce bilinmeyen bir yöntem ile atılmış düğümü çözebilen çıkmamış. Kızılcık dalları öyle bir bağlanmış ki dağcılar, gemiciler bile çözememiş anlaşılan. Ta ki…
Ta ki Büyük İskender Gordion’a gelinceye kadar. Düğümü çözenin Asya’ya hakim olacağı düşüncesinin esrikliğinde o da dener çözmeyi. Uğraşıları boşa çıkınca da kızıp, aklına ilk geleni yapar. Kılıcını çekip, kördüğüm olmuş kızılcık dallarını ortadan ikiye ayırır.
Belli ki Büyük İskender’in aklına gelen evvelce deneyenlerin aklına gelmemişti. Ya da daha en başta akıllara ilk gelen oldu olmasına da bildikleri yöntem, düğümü kılıçla kesmek değil, eller kullanılarak açmak olduğundan sonuca varamadılar. İlle ipin iki ucunu bulup, ilmiklerden kurtararak çözmek alışkanlığı kafalarını karıştırdı belki de.
Oysa el ile kotarılamayacak bir işin halli için basit ama aklın yönlendirdiği yolu uygulayanlar, atı alıp, Üsküdar’ı geçen olacaktır çokça tanık olduğumuz gibi. Yoksa Bor’un pazarı geçmiş olacak. En çok da üniversite sınavlarına girenlerin yakınmalarından biliriz bu gerçeği; “önce o sorunun doğru yanıtını işaretledim; ama sonra tereddüde düştüm. Doğru cevabı sildim. Başka bir seçeneği işaretledim. Yanlışmış o da. İlk işaretlediğim doğru imiş”.
Olasılıkları çoğaltmak, bir sorunu çözmek değil, çözümsüz kılmak demek olacaksa burada konu bizi İskender’in kılıcından Ockham’ın usturasına getiriyor Bir sorunu gidermek için başvurulması gereken yol, basit olan ya da aklımıza ilk düşen değil, bizi tuzağına düşürecek sonraki seçenekler olabiliyor. Bunu belki onlarca kez fark etmiş olsak da bu akıl karışıklığını, bu tekrar tekrar yinelenen aynı hatayı çoğumuz aklı başına sonradan gelenler olarak üşenmeden yapar dururuz. Yanlışlardan ders çıkarmak yerine.
Aynı taşa ayak tekrar tekrar takılmasın istenilseydi ya? O zaman yapılacak şey, hatalardan ders çıkarmak olurdu. Çıkarılan dersler bizde en çok atasözlerine dökülmüş; uzaklardan birileri de prensibe dönüştürmüş. Karmaşık gözüken olguların açıklaması aslında basit mi basit olabilecekken doğrudan uzaklaştıracak kadar çok seçenek arasına sıkışıp kalmamayı öğütleyen, 14. yüzyılda yaşamış Ockhamlı William’ın teorisine ‘Ockham / Occam’ın usturası’ denmiş. Occam’ın usturası ilkesi, karmaşık açıklamaları kesip atarken basiti yeğlemekte. Yani akıl karıştırıcı fazladan ne kadar seçenek varsa bu ilke ile budanıyor adından da anlaşıldığı üzere. Denilen şu; "entities should not be multiplied beyond necessity - özler / seçenekler / şeyler gereğinden fazla çoğaltılmamalıdır." Yani abartmak yerine kâfi olan ile yetinmek!
Kısa yolu, yolu uzatmaya yeğleyen bu ilkeyi tıp alanına kadar bilim de benimsemiş. Dendiğine göre Occam’ın usturası ilkesi doğrultusunda tıp öğrencilerine ilk öğretilenlerden biri, nal sesi duyduklarında akıllara tek atların gelmesi imiş, zebraların değil. Ya da semptomlar ne gösteriyorsa o semptomların görüleceği hastalıkların tanısı koyulmalı imiş. Yani fenalaşan bir Eskimo’ya güneş çarpması teşhisi akla gelmemeli imiş diyelim ki. Filmlere kadar da yer bulmuş bu yaklaşım kendine. Uzay ve oradaki başka yaşamlar ile teması anlatan ‘Contact’ -Temas- filminde kullanılmış mesela. Taşı gediğe oturturcasına uygun kaçacak biçimde akla ilk gelen şey ile anılmış ne vardır bizde diye irdeleyince… Tarihimizde diyelim ki. Aklıma ilk gelen Patlıcan Yangınları oldu.
En az yüz yıl önce, İstanbul’un ahşap konaklar, evler ile dopdolu olduğu sıralarda, yazları sokakları patlıcan kızartması, en çok da patlıcan közlemesi kokusu sararmış. Bahçelerde közleme yapmak için yakılmış derme çatma ocaklardan, mangallardan sıçrayan çıngıların tutuşturduğu otlar, kuru dallar pek sık yangın çıkarırmış. Söndürülemeyip, tüm sokağı hatta mahalleyi saran yangınların sebebi olarak akla ilk közlenen patlıcanlar geldiğinden yazın çıkan yangınlara ‘Patlıcan Yangınları’ denmiş.
Çok basit bir konunun pek çetrefilli hale gelmesi ile içinden çıkılamayacak durumlara düşmenin yadsınmaz olduğu şimdilerde kafalar öyle bir karışık ki vaktinde en tutarlı bulduğumuz gerçekleri bile anımsamaz olduk. Onlardan akla ilk geleni de “yalınlık yani basitlik, güzeldir!”









0 Yorum