Telefon
WhatsApp
PAZARCININ GÜNÜ, GECEYARISI 03.00'DE BAŞLIYOR

*- SÖZ VERMİŞTİ

 

Söz vermiştim aslında kendime!

Şimdi şaşırmamak lazım son halime,

Ben yine benken zaman dönse de,

Geriye eski çağ’a varsam ne yazar?

Çok sözler geliyor dilime,

Sükut etmek düşüyor yüreğime…

Yapayalnız kaldım yine dünya üzerinde,

Etrafım kalabalık olsa ne yazar?

Umutlarla çıktığım yolumda,

Kafesimde kuşumla,

Fanustaki balığım kaldı elimde…

Bir dost bir post yetti bize,

Dünyamın malı kalsın size.

 

*- HEP AYNI ÇİLE

 

Anamdan doğalı çektiğim hep aynı çile,

Ne yaptıysam bir yuvam olmadı nafile!

Düşler görüyorum gündüz ile gecemde,

Hep saadet var hayalimde,

Şimdi boş çerçeveye bakarken bile,

İsyanım yok inanın buna,

Allah’tan gelir her şey kuluna,

Benim bir hüznüm var içimde,

Sebep sunmuyorum inanın size,

İç çekiyorum sadece,

Kendi köşemde sessizce,

Yüreğimde daha neler neler var,

Kalemim yazsa ne yazar?

Yazmasa ne yazar?

(Halil KOCAKABAK)”

 

*- YAVAŞ YAVAŞ ÖLÜRLER

 

“Yavaş yavaş ölürler” Pablo Neruda’nın büyük eseri.

Okumaya, dinlemeye doyamıyorum.

‘Yavaş yavaş ölürler

Seyahat etmeyenler.

Yavaş yavaş ölürler

Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,

Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Alışkanlıklarına esir olanlar,

Her gün aynı yolları yürüyenler,

Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,

Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Heyecanlardan kaçınanlar,

Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler

Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,

Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

 

*- CEZAEVİNDE ŞARAP YAPMA

 

Yetmişli yıllarda bir söylence gibi anlatılırdı, Can Yücel'in cezaevinde, termos içinde şarap yapması.

Geçenlerde bir akşam Haydarpaşa Garı'nda, Aydan Ay'ın düzenlediği toplantıda, onun cezaevi arkadaşı Abdullah Nefes'le buluşunca, söz döndü dolaştı Can Yücel'e geldi.

Üstadın cezaevi anılarını dinlerken, ona, termosta şarap yapma olayını anımsattım.

"Dışarıdan, kasalarla üzüm geliyordu, yemekle tüketemiyorduk..." diye anlattı Nefes.

Bir gün yine o öküzgözü siyah üzümler gelir.

Yemekle bitmez.

‘Çürüyecek’ diye korkar.

Bulgar kökenli bir koğuş arkadaşı ona, şarap yapmasını söyler.

Hiç düşünmedikleri bir çözümdür bu.

Olur mu olur.

 

*- ADI ÇIKINCA

 

Can Yücel'in de İstanbul'dan getirip hiç kullanmadığı bir termosu vardır. Üzümleri sıkıp termosa doldururlar. Şaraba dönüşmesi için kuytu bir yerde bekletirler.

İşte o günlerde, koğuşlar arasında bir kavga patlak verir.

Bu kavga dolayısıyla koğuşlar aranır.

Arama sırasında üzüm suyunun saklandığı termos bulunur.

Tabii ardından soruşturma gelir:

‘Bu şarabı kim yaptı?’

Can Yücel bakar ki arkadaşlarının başı yanacak...

‘Ulan’ der. ‘Benim adım zaten sarhoşa çıkmış. Termos da benim malım. Bari ben üstleneyim!’

 

*- KAYITLARA GEÇİNCE

 

Böylece Can Yücel'in cezaevinde, termosla şarap yaptığı kayıtlara geçer.

Adana cezaevinde başlayan söylence, dilden dile dolaşarak İstanbul'a kadar gelecek, üstadın biyografisine, en zor koşullarda bile yaşama direnişi olarak yazılacaktı.

Burada araya önemli bir haberi sokuşturayım:

Biliyorsunuz ‘Fark Yaratanlar’dan söz etmeyi seviyorum.

Şimdi de, Yeşil Karıncalar…

 Okulların açılmasıyla birlikte Yeşil Karıncalar sahnelere dönüyor!

Sabanca Vakfı’nın, 16. Sezon Fark Yaratanlarından Niyazi Selçuk, kurucusu olduğu Yeşil Karıncalar Okulu ile çocuklara hem eğlenceli hem de öğretici bir tiyatro deneyimi sunuyor.

Yeşil Karıncalar Kulübü, ‘Bir Dönüşüm Maceras’ çocuk oyunu ile geri dönüşümün önemini çocuklarla buluşturan Yeşil Karıncalar Okulu, bu yıl da okullara konuk olmaya hazır.

Siz de bu renkli tiyatro gösterisini okulunuza davet etmek isterseniz, Yeşil Karıncalar Okulu ile iletişime geçebilirsiniz:

(@yesilkarincalarkulubu)

 

*- FATİH ÇOCUĞU

 

Bizden birini anlatayım;

İçimizde, çeşitli eğitimler alanlar oldukça fazla.

Doktorlar, hukukçular, sporcular, hatta para babaları…

Neyse ben neredeyse herkesin  tanıdığı birinden söz edeyim.

“1925 doğumlu İstanbul Fatih çocuğu.

Okumayı 5 yaşında söküp, 6 yaşında ilkokula başlayan, Pertevniyal Lisesini birincilikle bitirip, ilk tercihi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanan, 6 yılda okulu bitirip, önce savcılık sonra hakimlik sınavlarını veren genç delikanlı.

Bunları yaparken de, Fenerbahçe Spor dergisinde yazılar yazan çiçeği burnunda bir gazeteci adayı.

Gönlü gazetecilikte ama, 6 yılını verdiği okul ona ‘mesleğini yap’ diyor. Stajyer avukatlık yapıyor, ilk davası, boşanmayı kazanıyor.

Yedek subaylığında bile askeri hakim kurası çekiyor

İlk adaletini burada dağıtıyor.

1949 da devlet memurluğuna başvuruyor.

Diğer taraftan TRT , İstanbul Radyosu sınavlarını da kazanıyor.

Derken 1951 de Adalet Bakanlığı ilk tayin yeri olan Gaziantep Savcı Yardımcılığına atıyor.

Çok değil, 1 ay sonra bir tayin daha. Diyarbakır Hazo nahiyesi ( Kozluk ilçesi ) Hakimi…

 

*-

 

Katırla 2 günlük yolculuk ve Hazoya merhaba.

Küçük bir tur Hazoda.

Bir bakar, kendinden başka bıyıksız erkek yok.

Salar pala bıyıkları, Hazolu gibi bir hakim oluverir…

Tez canlı bir hakimdir.

İlk veya ikinci celsede dava sonuçlandırır, hem de tam adaletle.

1952 olur. Doğu ağır gelmez de gönlündeki ağır basar.

Cızırtılı radyosunda dinlediği haberleri o okumak ister.

Hatta makam masasında provalar bile yapar.

Gazeteci veya haberci olmak artık idealidir.

Basar istifayı, döner İstanbul’a.

 

*-  ‘MERHABA’ DEYİNCE

 

1952 kışında o tatlı sesiyle ‘TRT ye merhaba’ der.

Memur defterindeki vesikalık fotoğrafı ilk resimdeki avukat cüppeli resmidir.

Bir hafta içine iki provayla mikrofon başına geçer.

O geçiş, o tatlı dili, o kadife sesi, İstanbul, daha sonra bütün Türkiye ilk kez böyle duyar.

Budur hayatından bir kesit..

İşte o adalet dağıtan genç hakim bugünün duayen spikeri, usta sunucusu olur.    

Halit Kıvanç...

Unutulmadın güzel insan...

 

*- ATEŞİN VAR MI?

 

Küçücük bir şehrin, küçücük bir meydanında ( Palavra meydanı ) şehrin delisinin heykeli var .

Adamın lakabı General Zeng.

Sürekli ard arda sigara içen bu zat bir gün abisi ile beraber tarlaya çalışmaya gidiyor, orada kibriti bitiyor , etrafta hiç kimse yok…

Derken bölgede alçak gözlem uçuşu yapan bir helikopter görüyorlar.

İki kardeş helikoptere el sallıyor, bir şeyler bağırıyor…

Pilot indiriyor helikopteri…

Hemen gidiyorlar bunların yanına , ‘Ne oluyor?’ diyorlar…

‘Ateşiniz var mı? diyor.

‘Bu kibritim bitti!’

 

*- KÖYÜN KAHRAMANI

 

Tabi hemen gereken muamele yapılıyor ve atıyorlar bunları helikopterin içine doğru, falakaya!...

Ama adam o tekme tokat içinde, ‘azıcık alçaktan uçun da bizim köylüler görsün, benim helikopterle uçtuğumu’ diyor.

O günden sonra lakabı General Zeng oluyor şehirde.

Helikopter indiren kahraman.

 

*- KARPUZCU MEHMET DÖNMEZ

 

Benim en azından 30 yıllık bir manavım, daha doğrusu ‘karpuzcum’ var.

Biz ailece meyveleri severiz.

Ama benim için ‘karpuz’ bir başkadır.

Urla Balıklıova’dan Karpuzcum Mehmet Dönmez, babadan pazarcı…

Babası İzmir Pazarcılar Odası’nın kurucusu, üç kişiden biri.

Sağlığında yıllarca, yönetimde genel sekreterlik ve başkanlık görevlerini başarı ile sürdürdü.

İzmir esnafında ‘pazarcıların’ özel bir yeri var.

Şöyle söyleyeyim: iki dönemdin, İzmir Esnaf ve Sanatkarlar Birliği’nin başkanlığını İzmir Pazarcılar Odası Başkanı yürütüyor.

Hem üretici, hem pazarcı olan Mehmet Dönmez’in müşterileri bellidir.

Kimisi benim gibi ‘karpuz’, bazısı ‘kavun’, mevsiminde ‘enginar’ veya bizim ‘darı’ dediğimiz ‘mısırlarını’ alır, evde yokalar bile sevdiği ve istediği meyve ya da sebzeler kapılarına bırakılır,

Sistem böyle…

Pazar tezgahını de bir gün anlatırım.

Ama şimdi size sıradan bir pazarcımızın ağzından, kendi yaşantısı ile kızı Elif’i, Pazarcı Ali’nin ağzından anlatacağım…

 

*- PAZARCI BABA

 

“Benim adım Ali.

55 yaşındayım.

25 yıldır aynı semt pazarında gözleme satarım.

Unla yoğrulmuş ellerim, nasır tutmuş avuçlarım var.

Ama ne zaman kızımın yüzüne baksam, sanki o ellerim bir ömre değmiş gibi olur…

Kızım Elif.

Bugün üniversiteyi dereceyle bitirdi.

Cübbe giydi, kep attı.

Ben o an orada değildim…

Çünkü pazardaydım.

Ama içim, yüreğim, dualarım onunlaydı.

O mezuniyet kürsüsünde ismi okunduğunda, bir baba daha başını dik tuttu bu ülkede.

 

*- HARÇLIĞI İÇİN

 

Benim arabam olmadı belki hiç, ama onun defterleri hep doluydu.

Ben kahvaltıya zeytinle yetindim, ama o harçlığını eksik bilmedi.

Sırtımda yük vardı, ama içimde hep bir umut taşıdım:

‘Bir gün kızım okuyacak…

 İyi bir yere gelecek…’

Onun küçükken, ‘Baba doktor olacağım’ diyen sesi hâlâ kulaklarımda.

Okula giderken defterini poşete sarar, ayakkabısının altını ben yapıştırırdım.

Gülümserdi…

Hiçbir zaman şikâyet etmedi.

Çünkü bilirdi:

Ben elimden gelenin fazlasını yapıyordum onun için.

 

*- ‘KIZIYLA PAZARDA’

 

Bugün onunla birlikte pazara geldik.

Başında kep, elinde diplomayla yanıma dikildi.

‘Benim en büyük gururum sensin baba’ dedi.

Ben gülümsedim, ama içimden ağladım.

Çünkü bu diploma, sadece onun değil…

Benim de alın terimin, gecemin, duamın karşılığıydı.

Belki hâlâ pazarda gözleme satıyorum.

Ama artık biliyorum ki;

Gözleme tezgâhında değil, bir kız çocuğunun kaderinde iz bıraktım.

 

*- SABAHIN KÖRÜNDE…

 

Eğer bir gün kızımı bir hastanede doktor önlüğüyle görürseniz bilin ki…

O başarı; bir babanın ekmek parası için sabahın köründe tezgâh açmasından, bir annenin evladına sıcak yemek hazırlarken iç geçirişinden ve her gece edilen küçük ama içli dualardan doğmuştur.

 

*- SAAT GİBİ…

 

Sevgili okuyucularım:

Çarşamba ve cumartesi günleri, saat 14.30’da karpuzcum Mehmet Dönmez Urla Atatürk Mahallesi’ndeki evimin önündedir.

Ağaçların gölgesinde, soluk almaktadır.

Gece yarısından sonra saat 03’de yatağından kalkıp, düldülünü alıp, ya Buca’nın uzağındaki hale gider, meyvalarını yükler

Ya da yolu olmayan dağdaki tarlasından yetiştirdiklerini alır.

Çuvdallara doldurduğu meyveleri sırtında taşıyarak, uzak bir yerde park etmek zorunda kaldığı ‘düldülün’ kasasına yükler.

Radyosu hep açıktır.

Nedenini sorduğumda, ‘Hem arkadaş oluyor, hem ayakta tutuyor’ diyor, özetle.

Hırsızlığa karşı, konutlardaki gibi kamera sistemi de var ‘düldülün’…

Fakirleri de biliyor, ‘Sonra hesaplaşırız!’ diyerek, çocuklarını sevindirmek için karpuz. Kavun ve mısır veriyor…

‘Beni kazalar ve hırsızlardan koruyor’ diyor, yaptığı hayırlar…

Bunları yazdıktan sonra, şöyle diyelim:

“Evlatlar…

Başarı sizin alnınızda parlasın.

Ama sakın unutmayın:

O ışığın kaynağı,

Bir annenin yorgun dizinde,

Bir babanın terli yakasında saklıdır.”

Bu içerik;

Her pazarcı babaya,

Her sabahlayan anneye,

Ve her alın teriyle evlat büyüten yüreği büyük pazarcılar için yazılıp, anlatıldı…

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği