SEN ONU AJDA'YA SOR!
*- SADECE BİR LİRAYA Hatırlar mısınız? Daha düne kadar ‘Her şey bir lirayı’ yazan mağazalar vardı. Oyuncaktan tutun da, ev aletlerine kadar her satılan ürün sadece bir lira idi. Sonra fiyat arttı. Şimdi bu satılanlar kaç lira bilmiyorum. Bir zamanlar, çok yıllar önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün zamanında da, 1927 yılında bir lira değerinde kağıt paramız varmış. Şimdi o günlere dönelim ve meslektaşım Melih Dizdaroğlu’nu dinleyelim. Şöyle ki; Okuyucularımızdan Melih Dizdaroğlu, 1927 yılında piyasaya sürülen bir banknotun fotoğrafını göndermiş. O zamanki bir liramızın karşılığının 103.73 ABD Doları olduğunu da kaydetmiş Melih Bey. Çok önemli bir noktayı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözünü de anımsatan Melih Dizdaroğlu’nun anlatımını nakledeyim: Gazi, ‘Ben traktörleri Amerika’dan bir avuç bozuk paraya alırım’ demişti. Peki o bir lira ile ne alınırdı? Bunları da nakledeyim: 1927 yılında basılan Türkiye’nin ilk ve en küçük kağıt parası olan bu bir lira ile o yıllarda, 2 bin 300 ekmek, 142 kilo et, 10 bin adet yumurta, ya da 400 kilo süt alınabiliyordu.
*- İYİ İNSAN VAR MI?
Zaman zaman ‘İyi insan!’ lafını çok kullanırız.
Ben de özellikle gençlere, “Sakın birisi için ‘İyi insan, iyi müdür, iyi şef!’ demeyin!’ öğüdünü veriyorum.
İyilik insanın içindedir, bu özellikle işbirliği yaptığınız, birlikte yemek yiyip. Seyahat ettiğiniz kişilerde yoktur.
Ne zaman ‘işsiz kalırsınız’, ‘Ne zaman kapı dışarı edilirsiniz’, ‘Ne zaman madden ve manen çarpılırsınız’ o zaman ‘İyi!’ dediğiniz insanın gerçek yüzünü öğrenirsiniz.
Bu konuda iddialıyım.
Eğitimci sosyolog Celil Boz’un bu konuda bir yazısına okudum.
Sonuçta beni ‘Bozmadığını’ gördüm.
Eğitimci sosyolog Celil Boz da, ‘İyi İnsan Var mı?’ sorusunu irdelemiş.
Birlikte okuyalım:
*- ÖLÇÜSÜ NEDİR?
Ailede, sosyal ortamda, iş hayatında ilişkide bulunduğumuz insanlar var. Günlük konuşmalarda sıkça kullandığımız bir cümle vardır:
‘iyi insan!’
Yahut da:
‘Kötü insan!’
Burada bahsi geçen bu insan türlerinin ölçüsü nedir?
Bu ölçüye kim karar veriyor?
Birlikte çalıştığı kişi mi, yoksa tanıdığını sandığı bir arkadaşı m
Bir metre kumaş, bir kg şeker dediğimizde ölçü belli.
Nereye giderseniz gidin sonuç değişmez.
Peki ‘iyi insanın’ ölçüsü nedir?
*- KİMİNE GÖRE
“Evin erkeği eve para getiriyorsa, karısının her dediğini yapıyorsa, karısına göre kocası iyi insandır.
Bu kişi kazandığı parayı hırsızlıktan, yolsuzluktan, başkalarının hakkını yiyerek kazanıyorsa buna ‘iyi insan’ diyebilir miyiz?
Devletin bir kurumunun başında olan kişi, çalışanları verimli olmaları için sıkı çalıştırıyorsa kötü insan, gevşek ve dambul dumbul çalıştırıyorsa iyi insandır.
Hâlbuki sıkı çalıştıran kurumun verimli olmasını sağlarken lakayt çalıştıran o kuruma zarar ettirir.
Burada iyi insan, kötü insan kavramlarını kimler nasıl değerlendiriyor?”
Bu kısımda benim de aklıma geldi:
Bir asker dostum söylemişti:
‘Kötü komutan, en iyi komutandır!’ diye…
Bu konuyu da bir gün geniş şekilde ele alırım.
*- ‘İYİ İNSAN YOKTUR!’
“Hırsızın arkadaşı hırsıza göre iyi insandır.
Katilin arkadaşı katile göre iyi insandır.
Çünkü aynı zihniyeti taşıyorlar.
Karşıdakine ‘kötü’ diyemez, dediği anda kendisiyle çelişir.
Savaşta en çok insan öldüren, ‘kahraman’ olarak ilan edildiği halde, sivil hayatta ne kadar haklı olursa olsun, insan öldüren bir kişi ‘katil’ olarak nitelendirilir.
İyi insan veya kötü insan kavramları bağlamına göre anlam kazanır.
Bu durumda şunu söylemek durumundayım;
İyi insan yoktur, bulunduğu ortama göre kimseye zarar vermeden toplumsal normlara göre davranan insan vardır.
Neden böyle diyoruz?
Çünkü toplumun kültürüne göre bir toplumda suç olan davranış biçimleri bir başka toplumda suç olmayabiliyor.
Doğu kültürü ile batı kültürünü ele aldığımızda bu konuda binlerce örnek sıralamak mümkündür.
Sosyal hayatta, ticari hayatta, aile hayatında çok çarpıcı örnekler var..”
Eğitimci sosyolog Cemil Bey bu konuyu bir başka yazısında açacağını ve örnekler vereceğini belirtiyor.
*- HASTANE YOLCULARI İÇİN ÖZEL YAYA TÜNELİ
Yıllardır benim tercihim Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi…
Her ne kadar son yıllarda yönetimini beğenmesem de, yine de, Bornova Küçükpark’ta evimin neredeyse karşısındaki Ege Üniversitesi Hastanesi’ni tercih etmiyorum.
Çünkü aynı şekilde yıllardır yönetim zaafiyeti olduğunu gözlüyorum.
Neyse o beni değil, AKP’de iki dönem milletvekilliği yapan Rektörün görevi.
İzmir Büyükşehir Belediyesi, araç ve yaya trafiğinin yoğun olduğu İzmir Metrosu’nun Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi İstasyonu çıkışına hastaneye ulaşımı kolaylaştıracak yaya tüneli yapıyor.
Hastalar ve yakınları için büyük hizmet.
Yurttaşlardan gelen talep değerlendirilerek bu hizmet gerçekleştiriliyor.
İzmir Metrosu'nun Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi İstasyonu çıkışına yeniden getirilen bu düzenleme ile hastaneye ulaşım inşa edilen yaya tüneli sayesinde kolaylaşacak.
Son aşamaya gelen çalışmalar kapsamında hastane bahçesinde yürüyen merdivenlerin ve asansörün olduğu bir giriş ve çıkış noktası oluşturuluyor.
Yer altında yaya tüneli yapılarak istasyon ile hastane birbirine bağlanıyor.
İşte bundan sonrası da Hastane yönetimi ve Dokuz Eylül Üniversitesi rektöründe…
Çünkü hastane sanki havaalanı gibi…
Koridorlarında nefes nefese kalanlardan tutun da, iki büklüm sürünürcesine gitmeye çalışanlar insanın içini burkuyor.
*- YÖNETİCİLERİ GÖRELİM
Nasıl İzmir Büyükşehir Belediyesi halkın sesine kulak verdiyse, hastane yönetimi de uzun, up uzun koridorlara yürüyen kulvarlar yapabilir.
Bunun ihalesini, ‘Hastaneler bizim elimizde!’ diyen AKP İzmir İl Başkanlığı ile AKP’li milletvekillerine ihale edilebilir.
Onlar nasılsa beş dakikada tahsisatı da çıkarabilirler.
Ama ‘Gavur İzmir!’ zihniyeti taşıyan bazı kişiler aşılmalıdır.
Baksanıza Genel- İş Sendikasının ‘Sarı’ yöneticileri de 500 bin oyumuzla oraya geçeriz diyerek yeşil ışık yakıyorlar.
Neyse fazla siyasete girmeden halkın ve benim de beklentim olan ‘Yürüyen merdiven’ ya da ne deniyorsa ‘kulvarlar’ şart…
Yoksa ‘Golf arabasıyla’ bazı kişi ya da hastaları keyfi bir düzen içerisinde polikliniğe kadar götürmek büyük bir iş değil…
*- DERSLER DEĞİL TENCERELER KAYNADI
İzmir Büyükşehir Belediyesi Meslek Fabrikası, gençlerin en uygun bütçe ile en sağlıklı yemekleri yapabilmesi ve temel mutfak becerilerini edinmesi amacıyla “Dersler Değil Tencereler Kaynıyor” projesinin ilk atölyesini yaptı.
Teorik eğitimin ardından tezgâh başına geçen gençler, tencereleri kaynatıp en ekonomik ve en sağlıklı yemekleri birlikte yedi.
Eğitmen Tülin Korkmaz eşliğinde tezgâh başına geçen gençler, kesme tahtalarının farklı renklerde olmasının sebeplerinden temel mutfak becerilerine kadar pek çok konuda teorik eğitim aldı. Katılımcılar, daha sonra kremalı domates çorbası, makarna, köri soslu tavuk ve Kıbrıs tatlısı yaptı.
Bulaş riski yüksek olan ve sağlıklı olmayan besinlerden uzak durmak adına eğitmen tarafından gençlere bilgilendirici sunumlar da yapıldı.
Malzeme desteği Bortar Group sağlıyor.
Öğrenciler genelde en kolay şekilde fast-food yemekleri tercih ederken burada sağlıklı besinlere en uygun bütçe ile nasıl ulaşılacağını görüyor.
Kesme tahtalarının farklı renklerde olmasının anlamı, ‘Bulaş riskini önlemek’ için.
Farklı ürünlerin farklı tahtalarda kesilmesi gerekiyor.
Öğrencilere, zor olmayan ve maliyeti az olan yemeklerin sağlıklı yapılması öğretiliyor.
*- 38 YILIN İÇİNDEN
Hakan Güngör’ün anılarını da paylaşayım da biraz gülelim:
Hakan Güngör, ‘38 yıldır sahnedeyim, çok anım oldu. Kimisi güzel, komik, tehlikeli, şaşırtıcıydı.’ Diyerek anlatıyor:
‘Sahne aldığım yerde çıkan kavga yüzünden karakola götürülüp bir mafya ile aynı nezarete konuldum,
Mesela. Çok küçüktüm.
Kafası güzeldi ve dev gibi adam onu dövdüğümü iddia ediyordu.
Komiser bana bir baktı, bir adama; adam 1.90 ve 150 kilo. Ben 1.74 ve 48 kilo.
Döndü ve memura dedi ki:
‘Annesini arayın, gelip alsınlar!’
İşin komik tarafı, korkudan ağlayan ben; Bir anda zoruma gitti; komiser beni aşağılamış gibi algıladım.
‘Ayıp olmuyor mu komiserim?’ dedim.
Bana uyuz oldu sanırım ve çalışmak için yaşımın tutmadığı gerekçesiyle nezarete attı.
Sabah annemi aradılar.
*- HAVAYA GİRİNCE
Her gün otobüs ve tabanvay haricinde bir araç kullanabilecek param yokken, zenginlerle takılmaktan bir gün kendimi tekne pazarlığı yaparken buldum.
Zevkli ve çok gerçekçiydi.
Biraz daha zorlasam alacak gibi oldum.
Çok güzel bir bisikletim vardı, BMX.
Bir gün sahne aldığım yere kanun yapımcısı Mustafa Sağlam Abi geldiğinde, sahne öncesi ‘bir tur bin’ diye verdiği, o zamanlar yeni çıkmış farları kalkan kırmızı Mazdasıyla yirmi dakikalık bir turun ardından, ertesi gün bisikletimi satıp 48 ay sonra teslim bir araba kampanyasına katılmıştım.
48 ay sonra o model bitmişti.
*- HEP AYNI SİSTEM
Zam istemek için sahne aldığım yerin müdürünün yanına gittiğimde, neredeyse zam yerine indirim alan tek müzisyen olarak tarihe geçebilirim.
Müdür öyle bir ekonomiden bahsetti ki, kendimi çok zengin hissettim ve aldığımız paranın çok yüksek olduğunu düşünüp indirim teklif ettim.
İlk yurt dışına çıktığımda hostese üç kez, ‘Bu Atina uçağı değil mi?’ diye sormuştum.
Ramazan ayında sahne aldığımız barda Ruslarla gelen adama ‘Mübarek Ramazanınızı kutluyoruz’ diyen solist abimiz yüzünden, bütün gece adamın gönlünü almak ve dayak yememek için istediği ‘Benzemez Kimse Sana’ şarkısını 100 defa çaldık.
*- HUZURLARI KALMAMIŞ
“1986'da mahalle arası düğün salonunda çalışırken gelin ve damada ilk dans parçası olarak Ferdi Tayfur'un ‘Huzurum Kalmadı’ şarkısını çalıyorduk.
Orkestradaki abilerim doğru şarkı olduğunu iddia ediyorlardı
Ajda Pekkan'a Monaco'da ‘sahne öncesi heyecan var mı?’ diye sormuştum.
Bana ‘Sen onu Ajda'ya sor istersen’ deyince Semiramis Pekkan olduğunu fark ettim.”
Hakan Güngör’ün anılarından seçtiklerim bunlardı.
*-









0 Yorum