Telefon
WhatsApp
SORİ. 'Demir eksikliği için demir – döküm tencerenin faydası olur mu?'

*- SUSMANIN ÖZELLİĞİ

 

Nadide Hanım’ın düşüncesi şöyle:

‘İnsan hep bilmediğinden değil ya, bazen de bildiğinden susar.

Edep bilir, susar.

Sabır bilir, susar.

Saygı bilir, susar.

Sevgi bilir, susar.’

Sevgili Arkadaşım Nadide Apaydın Akbulut bir gün ‘Sağlam Karakterli’ insanları ele almış, anlatmıştı.

Ben de yazdıklarından notlar çıkarmıştım.

Anlattıklarına göre;

‘Baktıklarında berrak görürler.

Dinlediklerinde, iyi duyarlar.

Görünüşleri sıcaktır.

Davranışları saygı yüklüdür.

Konuşmaları doğrudur.

İşlerini ciddi yaparlar.

Kuşku duyduklarında, doğru soru sormasını, bilirler.

Öfkelendiklerinde, nedenini düşünürler.

Kazandıklarında adaleti düşünürler.’

 

*- AMAN DİKKAT

 

Nadide Apaydın Akbulut diyor ki;  ·

‘Değerli arkadaşlarım,

Grip denen baş belasının dibini yaşıyorum.

İnatla ilaç da almıyorum.

Zaten öyle çok ilaç yüklediler ki sadece sabah 10 adet. İçimde dikenli teller dolanmış, öksürdükçe kanatıyor.

Sadece boğazım değil içim de ağrıyor.

Kızım ve eşim yürüyüşe çıktılar.

Çeke çeke beklediğim 1 Şubat var ya, hani 3 aylık maaşımın yattığı gün, yatmış.

Bir kez daha anladım; 3 aylıklar aylık da olsa işler zor.

Dünyanın her yerinde iktidarlar boş tencerelere karşı yıkılırlar.

Ben, ‘bu maaşımla ev baksam asla başaramam!’ demiyorum da, ‘nasıl olur?’ onu bilmiyorum.

Ev kirasına yeter, ancak, o da iyi bir semtte ve geniş bir ev olmazsa…

 

*- GÜCÜNÜZÜN FARKINA VARIN

 

Pazar sonraları atık sebzeleri meyveleri toplayanları çok iyi anlıyorum.

İyi ki evimiz var.

İyi ki gençken yapılan baskılara direndim ve işimden çıkmadım. İnsanların acıtan sözleri, yıllar geçse de unutulmuyor.

Ankara yılları…

Genciz, kızımız küçük.

Hem ev kirası ödüyoruz, hem de inşaat halindeki İzmir'deki evin parasını…

Kızımı da, mecburen özel okula yazdırdık, tam gün başka okul yoktu ve güveneceğim hiç kimsem de yoktu.

Canları istedi mi; iki maaşsınız…

Canları istedi mi; ‘gelin işten çıksın!’ baskıları.

Yine de omuz omuza başardık, arkadaşlarım.

Kimseye ağlamadık, kimseye boyun eğmedik.

Güçlü insanlar ‘başarırlar!’ buna inanın.

İş, ‘gücün farkına varmaktan’ geçiyor.

Şimdi mi?

Kim ‘ne dedi ise’ kendine döner.

Biri ‘kötü bir söz’ mü söyledi? ki artık söyleyemez. Umurumda bile değil.

Bakarım evime sevdiklerime.

 

*- SAKIN ÜZÜLMEYİN

 

Martta 70 yaşında olacağım, hala mı, ‘o ne demiş, bu ne demiş?’ diye üzüleyim.

Hayat ne verdi ise onu yaşayacağız mutlaka.

Kesin olan yaşadığımız kadar asla yaşamayacağımızdır.

Ne kaldı ise geriye benimdir, sevdiklerimindir.

Haydi, bakalım canlarım, iyi hafta sonları olsun hepinize.

Bir önerim var asla maskesiz dışarı çıkmayın.’

Başta belirttiğim gibi Sevgili Nadide Hanım’ın bugünkü paylaşımından, yani yazısından çok şeyler öğrendim,

Sizin de kıyıdan ucundan bir şeylere ‘evet, doğru’ dediğinizi duyuyor gibiyim.

 

*- ASIL TAÇLANDIRILACAKLAR, YAZDIKLARIM

 

Sevgili okuyucularım.

Benim yazdıklarımdan, adları geçenlerin büyük olasılıkla haberleri olmaz.

Hatta ‘okuyucu mektuplarına’ bazen sıra geç gelince, ‘Takipten’ vaz geçenlerin de haberi olmaz.

Ama bir süre sonra bir şekilde öğrenince geri dönüş yaparlar.

Bugün de Spor yazarı- Akademisyen Murat Adıtatar, kendisinden ve eserlerinden söz ettiğimi Sevgili Doğan Prepol’dan öğrenmiş, beni buldu.

Kendimi payda çıkarayım:

‘Senin gibi bir büyüğümüzden böyle sözleri duymak büyük şereftir’ gibi övücü laflar etti.

Halbuki övülmeye, taçlandırılmaya layık bir meslektaşım ve öğretim üyesi kendisi.

Benim özelliğim, kendisinden söz ettiğim hiç kimseyi ne arar, ne sorarım.

‘Gördün mü? Okudun mu?’ demem…

Bilmem anlatabiliyor muyum, ne demek istediğimi…

Bir gün iyice açar, örneklerini veririm, konuları hakim olmayanlar, bir noktada içimizden uzak olanlara…

Siz hiç ‘sahte ünlülerden’, ‘sahtekarlardan’, ‘Dolandırıcılardan’, ‘Menfaatperestlerden’, ‘Halkı kandıranlardan’, ‘İki yüzlülerden’ söz ettiğimi gördünüz mü?

Göremezsiniz…

Hata yaptım, yanlışa daldım mı, fark eder etmek, doğrusunu paylaşır ve hakkını yediklerimden ve sizlerden özür dilerim…

Çünkü bizi aldatanlar da arada oluyor, çıkıyor…

Bu yüzden hep, her konuya ‘Şüphe’ ile yaklaşın, diyorum…

Şimdi de bir okuyucumuza kulak verelim:

Tahmin edenlerin olacağı gibi konumuz yine ‘Selanik’ten Gelen Tatlar’dan, Nadide Apaydın Akbulut’un yazısını paylaştığım gibi, bu kez yine yediklerimiz üzerine ilginç ve güzel ‘duygusal bağlar’ kuran Bilge Hanım’ın mektubu…

 

*- ALMAN ve TÜRKLER ARASINDAKİ FARK

 

“Yıllar önce bir Alman müşterimiz,  ‘Türkler için yemek bir duygudur, biz ise sadece doymak için yeriz’ demişti.

Kibarca gülümseyip, içimden, ‘Belli’ diye geçirmiştim, ülke olarak bir imza yemeğiniz bile yok,  varsa yoksa kartoffeln yani patates!’

Dün dolapları karıştırırken aklıma geliverdi bu sohbet.

Arkada duran tahin kavanozunu aldım ki donmuş, yağı ile tortusu ayrışmış.

Karıştırmaya çalıştım,’ ı-ıh, olmuyor’.

Sonra düşündüm, tahinle hiç uğraşmadım ki ben.

Anca humusta kullanırım.

Evde tahin- pekmez karıştırmak, ‘erkeklere ait bir şeydir’ gibi bir anlayış var kafamda.

 

*- BABANIN İKİ GÖREVİ (!)

 

Çünkü ‘hayatında yumurta kırmamış’ babamın mutfakta yaptığı iki şey vardı;

‘biri; tahin- pekmez karmak, ikincisi: meyve suyu sıkmak.’

Tahin-pekmezi sabırla, ustaca karıştırır,

‘Hadi kızım!’ derdi, ‘Bak bu şifadır. İçine ekmeği bana bana ye!’

Kızımız 3 ya da 4 yaşındaydı, baktım, eşim aynı şeyi yapıp koydu kendi evladının önüne.

Tıpkı babam gibi, o minicik elleriyle bandıra bandıra yedikçe mutlu oldu.

Hastalanırdım mesela, annem daireye gitmeden bir kâse sıcacık kakaolu muhallebi yapıp getirirdi yatağıma.

Başımı okşayarak uyandırır, ‘Hadi yavrum, boğazını yumuşatsın’ derdi.

Üstünden yıllar geçti, koca kadın olmuşum.

İstanbul'da bekâr evimdeyim, feci hastayım.

Annemlere duyurmamaya çalışıyorum; kapı çaldı.

Zor bela gittim açtım, karşımda bir can dost, elinde bir poşet, içinde tavuk, bir paket şehriye ve bir limon.

‘Sen git yat!’ dedi, ‘çorba yapacağım!’

 

*- ‘YEMEK’ BİR DUYGUDUR, ÜLKEMİZDE

 

Başka bir zaman dilimi, babam Ankara'da Gülhane'de yatıyor.

O kadar moralim bozuk ki ışıkları bile açmamışım, oturuyorum karanlıkta. Yine kapı çalındı, karşımda can kardeşim, elinde iki kocaman torba elma.

‘Sen git otur’ dedi bana, ‘Ben Yılmaz amcaya hoşaf yapacağım!’

Yemek bir duygudur bu ülkede, evet.

Pek de dil cimrisi değilizdir, hislerimizi de söyleriz.

Ama bazen, çok daha etkili bir yol buluruz, ‘seni seviyorum’ demek için... O da tahin-pekmez olur, sıcak muhallebi olur, hoşaf ya da tavuk suyuna çorba olur.

O yüzden, teşekkürlerimiz ele dairdir.

Ellerine sağlık.

Ellerin dert görmesin.

Yürek, ‘eli kullanır’ bazen duygularını anlatmak için.

Kimi zaman yüreğin çektiği emeği, ‘eller üstlenir’, dile gelir:

‘Seni seviyorum…’

Ankara’dan Bilge Hanım, ne kadar güzel anlatmış ‘Seni Seviyorum' demeyi…

Bu bazen bir çiçekle de olur, bir ekmek paylaşımıyla da…

Tabi sarılmayı unutmayalım…

Şimdi konuyu kapatmadan önce, sizi güldürebilmek için, belki internette videosunu da gördüğünüz bir hikâyeyi anlatayım:

Televizyon programcısı, bağışıklık sistemini anlatan doktora soruyor:

‘Demir eksikliği için demir – döküm tencerenin faydası olur mu?’

Şaka değil, gerçek…

Ne diyeyim?

Allah akıl fikir versin bunlara…

Bunlara görev verenlerden de, bizi bir an önce kurtarsın, inşallah…

 

*- ARAPÇA TERCÜMAN GİBİ

 

Yeri gelince ‘engelli’ vatandaşlarımızdan söz ediyoruz.

Çalıştaylar, paneller, oturumlar yapıyoruz ama hepsi sözde kalıyor.

Özellikle yönetici tayfası konuşmayı çok seviyor.

Ama acı gerçekler başka.

Engelli hakları ve erişilebilirlik konuları hep lafta kalıyor.

Öğrendiğime göre şehrimizde, işitme engellilerin hastane işlemlerinde onlara refakat edecek bir tercüman ekibi kurulacakmış.

Umarım ‘Arapça tercümanların bulunması’ gibi bu atılım görev kabul edilir.

Keşke, ‘Engelli yurttaşlarımızın ve yakınlarının hayat kalitesini artırmak için daha fazla çalışmak ve daha fazla emek harcamakta da son derece kararlı’ yöneticilerle tanışırız.

Unutmayalım:

Her bireyin özgürce gezebildiği, çalışabildiği, eğlenebildiği, öğrenebildiği, sosyal hayatta aktif bir şekilde yer alabildiği bir kent, engelli bireylerin de hakkıdır.

 

*- BÜYÜK SORUN

 

Engelli bireylerin bakım ve rehabilitasyon hizmetlerine erişiminin Türkiye'de büyük bir sorun olduğunu biliyoruz.

Engelli ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre, 2002 yılında bakım ve rehabilitasyon merkezlerinden yatılı hizmet alan engelli sayısının sadece bin 843 kişi olduğunu, 2023 yılının temmuz ayı itibarıyla bu rakamın yalnızca 7 bin 58 olabildiğini öğreniyoruz,

Bu artışın engelli nüfusunun artışıyla kıyaslandığında oldukça yetersiz kaldığını da biliyoruz.

Türkiye'de 2023 yılı itibarıyla yatılı olarak hizmet veren sadece 107 bakım ve rehabilitasyon merkezi var.

149 umut evi, 135 gündüz merkezi ve gündüz hizmeti veren yatılı kuruluş var.

Yani toplamda 391 resmi kurumdan bahsediyoruz.

Bir yanda 11 milyon civarında olduğunu öngördüğümüz bir engelli nüfus var, diğer tarafta sadece 391 resmi kurum var.

Engelli erkeklerin yüzde 10,9’unun, engelli kadınların ise yüzde 32,4’ünün okuma yazma bilmediğini söyleyebilirim.

Kamuda yüzde 4, özel sektörde ise yüzde 3 engelli çalıştırma zorunluluğu bulunuyor. Ancak kamuda çalışan engelli oranı yüzde 1,35’e takılı kalmış durumda.

Engelli bireylerin iş bulabilmesi, genellikle engelli kontenjanı adı altında sınırlı sayıda açılan pozisyonlarla mümkün oluyor.

Uzun yıllar sosyal yardım dışında eller tutulur bir gelişme sağlanamamış bir alan.

 

*- ACI OLAN TESPİT

 

‘Engelliler, kendi bedenlerinde ya da zihinlerinde yaşadıkları problemleri üzerinden konuşmuyorlar, bu problemlerin iyileştirilmesi gibi bir beklentilerinin olmadığına inanmış durumdalar.’

Konunun bir başka ayağı da şöyle:

‘1997’de İmar Kanunu’na erişilebilirlikle ilgili düzenleme geldiğini, 2005 yılında da oy birliği ile Özürlüler Hakkında Kanun çıkarıldığını hatırlatan’ uzmanlar, ‘ Aradan geçen 20 yılı aşkın süre boyunca erişilebilirlik konusunun hala konuşulduğunu belirterek, ‘Engelli konusu siyaset üstü bir konu değil, siyasetin konusudur.

Halktan yana toplumdan yana olanlar, insan haklarını önemseyenler ve onların siyasetçileri, bu sorunları çözer.

Siyaset üstü değil, aksine tam da siyasetin konusudur.

Siyaset, partiler, demokrasi olmadan bu sorun çözülmez, çözülemez.’ İşte bu kadar!...

Sağlıkta Erişilebilirlik konusunda sunum yapan Ege Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hatice Şahin, ‘Ülkemizde aşılama politikası 1972’de başladı. Ondan önce doğanlar çocuk felci aşılaması yapılmadığı için engellilik durumu ile karşılaştı.

Hayata dezavantajla başladı.

 

*- SİSTEM PARÇALANDI

 

Bu, farklı eşitsizlikleri devamında getirdi.

Şu anda dünyada 1 milyar 300 milyon engelli bireyin olduğu söyleniyor. Engelli bireylerde yaşam süresi eksi 20 yıl.

Demek ki sağlıkta eşitsizliğin en önemli göstergesi yaşam süresinin kısalması.

Sağlık hizmetleri 2011’den beri bölündü, liberal politikaların çok yoğun olduğu noktalara gitti.

Sağlık ocağı sistemi parçalandı.

Sağlıkta bütüncül bakma ortadan kalktı.

Özel sektöre kaydırılan sağlık ekonomisinin başka bir yönüyle birlikte engelli bireylerin sağlık hizmetlerinden yararlanması, izlenmesi ya da önlenmesi ile ilgili problemler var.

Örneğin topuk kanı aldırma, aşılama çok önemli.

Aşı reddi, sağlık politikalarının bölünmüşlüğü içinde baş edemediğimiz bir durum.

Sağlıktaki başka bir sosyal bileşen, bizim engellilik durumlarımızı giderek derinleştirecek ve artıracak.

SMA ve otizmli bireylerle ilgili oranların giderek arttığını görüyoruz. Genetik danışmanlık verilmezken, engelliliği önleyemeyiz, sağlıkta eşitsizliği ortadan kaldıramayız” diye konuştu.

 

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği