Telefon
WhatsApp
Yanlışgiller Ailesinin Çocukları

Diyelim ki doğacağı tarih bile belli bir matematiğe yani ay artı gün ya da hafta hesabına dayalı bir bebeğin doğru yetiştirilmesinin dahi matematiği var. Denklem doğru kurulursa sonuç doğru olacaktır zira. Çünkü hemen her çocuk üç yaşına dek artık kim ve ne olacağı tercihini yapmış olurmuş. O halde daha doğduğu anda annesinin onu kucağına nasıl alışı ile başlıyor birinin ilk eğitimi.  Kalıtımsal aykırılıklar olmadıkça yerinde eğitim elbet istenen sonucu verecektir. Çocuk yetiştirmek öyle bir sorumluluktur ki ona neyin yanlış, neyin doğru olduğunu sıkı sıkı öğretmekten başka tüm sorumluluklarını da iyiden iyiye belletmektir.

 

Sebepler, sonuçlara gebedir.  Çocuğa çalınan maya, ona nasıl yaklaşıldığıdır. Aslında her çocuğun dışarıya yansıyan hali tavrı, evde uğradığı davranışların aynasıdır. Yani testide ne varsa dışarı o sızacaktır. Malum, armut dibine düşer. Bir çocuk şiddet mi gördü, öğrendi, önce oyuncak bebeklerini, robotlarını dövecek ardından akran zorbalığına vardıracaktır işi çoklukla.  O halde her bebeğin doğduğu ortam, onun kilden hamurunu ya değerli bir porselene ya da daha pişerken çatlamış, kırıklar ile dolu çiniye dönüştüren seramik fırınlarıdır.

 

Bir çocuk sahibi olmak demek, daha en baştan peşin peşin bebeklikten yetişkinliğe kendine yetecek yaşa gelene dek bir insanın bakımını kabullenip, üstlenmek demek. Gerçek böyle olmasına böyle de… Peki ya gerçekleşen? Gerçek ile gerçekleşen örtüşmez ise hadi? Görülen,  çocukları büyütenlerin çocukların kendi ana babaları değil de ana babalarının ana babaları olduğu. Birkaç kuşak öncesinin yorgun elinde yani dijital çağın çocukları!

 

Anne babanın ikisinin de çalıştığı ailelerde de böyle bu, ikisinden yalnızca birinin çalıştığı ailelerde de. Hadi bebeğini pusete yatırıp, açık havaya çıkardı, parka götürdü bir baba; elinde sigara olmasaydı bari!  Yüksünüp de hakkıyla çocuğuna bakmayanlar ellerindeki telefonlara, televizyona ya da hafta sonu keyiflerine bakmaktan geri kalmıyorlar ama. Nasıl mı? Çocuklarını başlarından savarak. Anneanne, babaanne, dedelerin başlarına sararak.

 

Bebeklikten başlayıp, her türlü bakıma gereksinim duyan çocuk bakımına kalkışanların önce kendilerine bakabilme yetkinliğinde olması beklenir ki üstlendiği sorumluluğun altından kalkabilsin. Kendine ne kadar yetebildiği su götürür büyükanneler, büyükbabalar çocuklara bakıyor bakmasına, daaa… Olması gerektiğince mi bakıyor, yoksa o da kendi başından mı savıyor çocuğu? Kendi haline bırakıp, etrafın, komşuların başını ağrıta ağrıta?  Zaten bir kalbur ev halkına bir de akşam katılacakları da hesaba katarak yemek yapma derdindeki bir anneanne çocuğun uyku saati, oyunu ile ne denli ilgilenebilir? Tüm gün kendi işi, telefon konuşmaları, televizyon programları aksamasın diye tek sesi çıkmasın da ne yaparsa yapsın kolaycılığına kaçılıp, saldım çayıra Mevlam kayıra savsaklamasına emanet çocuklar, bir başıbozukluk içinde etrafı tozu dumana katacaktır. O an için başkalarının başlarını ağrıtan ve baş ağrıtmayı öğrenen bir çocuk, sonrasında başta kendi ailesi olmak üzere kimlerin başını ağrıtmaz ki! Kaldı ki bebekliğinden hayat ile baş edebilecek yetkinliğe erişmesine dek uzun bir süreci kapsayan insan yetiştirme, en ağırından emek ve sorumluluk istediğinden herkesin harcı değildir.

 

Öyle ki iş günü olmayan hafta sonları dahi çocukları ile ilgilenmeyip, onları anneanne, babaanne eline bırakanlar belki de şimdi çocuklarını onların eline bıraktığı annelerinin kendilerini yanlış yetiştirdiğinde şikâyet etmekteler en çok.  Oysa prenslerini, prenseslerini büyüklere bırakıp bırakıp giderken oğulcuğunun ileride kimden, kendinden mi yoksa anneannesinden mi yakınacağını düşünmezler ama. “Eee, madem çocukluğunda anne babanın seni yetiştirme tarzından memnun kalmadın o halde neden şimdi kendi çocuğunu onların eline bırakıyorsun?” diye sorsanız ağız dolusu bahane dinlersiniz bu kez de. Eflatun diye de bildiğimiz filozof Platon gelir aklınıza o vakit. Acaba sırf bu nedenle mi çocukları ailesine değil de devlete ait bulmuştu Platon?

 

Çetin konu bunlar. Tek doğru yolu budur diye kestirip atılabilecek gibisinden değiller. Ancak şu kesin, çocukların dünyalarının belirleyicilerinden biri de içinde oldukları ortam, koşullar.  Doğduğu ortamın ona sunduğu şartlarda kimi çocuk açık deniz yüzücüsü olarak yetişirken kimisi derede boğulacak kadar dünyadan, hayattan habersiz halde. Şımartılmakta sınır tanımayan çocukların hiç gelişemedikleri yanları şu; onlara öğretilmediğinden neyin doğru, neyin yanlış olduğu ayrımı. Ne yaparlarsa doğru odur sanmaları. Sınır, had bilmemeleri. Haklara, kişilere saygıdan uzak oluşları. Selamlaşma onlar için zahmet, külfet. Yapmasına asla izin verilmemesi gerekenleri kolayca yapabilen, çevreye kadar rahatsızlık verici, zararlı ne varsa yaptığında bile pohpohlanıp, her tutarsızlığı, aykırılığı alkışlanıp, normal olmayan halleri görmezden gelindiğinden daha yetişkin bile olmadan kim bilir neler yapabilecek ileri tutarı olmayanlara dönüşmeyecek de ne olacak ruhsal besini böylesi aşırılıklar olanlar?

 

Çocuğun, selamlaşmaya kadar her şeyi kendilerinden öğrendiği başındakiler, çocuğa kim olduğunu değil, olmadığını öğretme yanlışına düşmeden edemiyor şimdilerde.  Öyle ya, daha doğup, kucağa alındığı andan başlayarak “aman da benim prensçiğim”, “kralsın”, “aslansın, kaplansın” denilen çocuk kendini prens, kral, aslan filan sanacak. Kendisini öyle görmeyenleri de düşman belleyecek. Hadi ola ola anca kedi yavrusu ise kendini aslan kral sanan bir çocuk?  Çocuk yetiştirmedeki bu gibi baştan yanlış kurulan denklemler asla doğru sonuç vermez. Şimdilerde sıkça rastlanan “çocuk bakma” üslupları yoksa “saldım çayıra, Mevlam kayıra” yönteminin yeni versiyonları mı?

 

Ne Güneş görsün diye dışarı çıkarılan ne yaşıtı çocuklar ile iletişim kursun, oyun oynayarak sosyalleşmesini geliştirsin diye parka bile götürülmeden bir apartman katında büyüyen çocuklar gerçek anlamda yetiştirilmekteler mi yoksa yalnızca bakılmakta mıdırlar? Çocuk dediğin çocuk bahçesinde oynayacak, düşe kalka. Arkadaşları olacak ve onlar ile kurduğu iletişim, uyum nasıl görülecek ki üzerinde durulacak bir terslik, yolunda olmayan bir şeyler var mı çocukta fikir sahibi olunsun. Geçtim, bir şeylere akranlarından daha geç kalmasın, varsa yetenekleri, eğilimleri ortaya çıkabilsin, spora yapsın, resim, müzik yeteneği gözlensin, müzeler, tarihi yerler, örenler, doğa görsün duyarlılığını.

 

Eğri cetvel ile doğru ölçü olmazmış. O halde yanlışları doğru bellemiş bir ortama doğan çocuk, ortam koşullarında biçimleneceğinden büyük olasılıkla Yanlışgiller ailesinin yeni aynası olacaktır. Eğer tümden farklı bir ailede doğup, büyüse idi kayıp değil, düzgün insan yapısına bürünecekti belki de.  Öyle ki doğdukları an evlatlık verilmeleri gibi nedenler ile birbirlerinden çok uzakta, çok farklı koşullarda yetiştirilen tek yumurta ikizlerinin dahi apayrı, farklı karakterler geliştirdiklerini okuduğumuz, duyduğumuz olur. Çünkü kilden hamurları başka ellerde idi, başka fırınlarda pişmişlerdi.

 

Böyle olunca da şunu irdelemeden olmuyor. Çocuk, ister annesinin ellerinde olsun, ister annesinin annesi ellerinde olsun çocuğun bakımını üstlenenler çocuk bakmayı ne kadar bilip, gerekenleri hakkıyla yerine getiriyor? Tek, doyurup beslemek olarak mı görüyorlar çocuk bakmayı? Ki hemen her çocuğun hamburger gibi pek de oralı olunmaması gereken şeylere düşkünlüğünü gördükçe yeme içme konusunun da baştan savıldığı apaçık ortada. Bilinçaltını hedef alan reklamlar, özellikle filmlerin hazır şeyler yeme içme özendiriciliği, dizilerdeki şiddet görüntülerine kadar dış etkiler de cabası elbet. Çocuklar, evde pişen yemek kokusunu solumadıkça onlardaki ev kavramı oluşumu noksan kalır. Zira ev, tüten bacadır. Kaynayan aştır.

 

Olması gerektiğince yetiştirilmeyip, anca beslenip semirtilmiş, pervasızlığın doruklarındaki çocuklar trafikte, okulda, toplu yaşamda, çalışma hayatında nasıl olacaktır? İnsan yetiştirmek yerine sorun yumakları büyütülüyor olmasın sakın? Ki benliğin tam oturduğu dönem sayılan üç yaşında fütursuzluğu, başıbozukluğu artık kendine kişilik bellemişlerin sonrasında neler yapabildiklerini görmek pek acıtıcı, malum. Bedeli fena, kaç kez gördük! Üstün Dökmen boşuna mı uyarmıştı “suçlu yetiştirmenin sekiz kuralı” deyip, yazarak? Ki çocukların yetiştirilmeleri boyunca yapılan yanlışların sonuçları, aritmetiğin dört işlemindeki gibi hemen görülmez. “Üç artı üç eşittir altı; üç çarpı üç eşittir dokuz eder” sonucuna hemencecik varıldığınca anında tam karşıda belirmez insan yaşamındaki işlemlerin sonuçları.

 

Denildiğince bebekleri doğduklarında bomboş beyaz bir kâğıt olarak kabul edersek o kâğıtta okuyacağımız, göreceğimiz yalnızca ve yalnızca kendi yazıp çizdiklerimiz ya da karalayıp çiziktirdiklerimiz olacaktır elbet. Yani testiye duru su doldurulursa boğazından akacak olan berrak olacak. Yok, bulanık su doldurulmuş ise ondan akan da çamur olacaktır haliyle. “Ne ekersen onu biçersin” denildiğince hani. “Sen tarlana safran, buğday, çörekotu mu serptin de katırtırnağı çıkınca hayıflanıyorsun” demeye gelen o atasözümüz çocuk yetiştirme konusunda da her zamanki gibi doğrusunu göstermekte.

 

Artık kendi kendisine baksa kâr bilineceklerin başına bırakılarak yetiştikleri sanılan çocuklar başta olmak üzere “saldım çayıra, Mevlam kayıra” kolaycılığı bir eğitim yöntemi değildir. Bir çocuğun her anlamda sağlıklı gelişimi için neyde ne kadar olup olmadığı, iletişimde konuşmayı mı seçtiği yoksa saldırgan tavırlar mı sergilediği, akranlarından geri mi yoksa ortalama biri mi olduğunu belli edecek ortamlar gerek. Ölçme - değerlendirme yapılabilen ortamlar yani. O ortamların tabelası bile var hatta; kreş gibi, yuva gibi, anaokulu gibi. Zile basınca çocukları “aman da benim ağacığım, aslanım, feriştahım, torunların kralı gelmişşşş” diye karşılayan “anaaaneler” değil, pedagoji eğitimli, oyun oynatmayı bilen, uyku saati gelince onları uykuya götüren görevliler karşılıyor. Sabah “günaydın” ile karşılanıp selamlaşmayı, arkadaşından oyuncağı izin isteyerek almayı öğreneceği, soru sormasını, oyun kurmasını belleyeceği eğitimin yuvası ortamlar gerek şimdinin çocuklarına ille. Dünya almış başını nereden nereye giderken! Geri kalmak, içinde bulunduğumuz dünyanın her gelişmesinden ilk çocukların geri kalmaları ile başlar, diyeceğim!

 

Eğer örneklemeler, açıklamalar yapmadan anlatacak olsa idim konuyu, yazımı tek cümlede özetlemek mümkündü; “çocuk yetiştirmek önemli; ama çocuğu kimin, nasıl yetiştirdiği konusu daha daha önemli”.

Anasayfa Reklam Alanı 1 728x90

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Anket

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150
Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği